Kategoriler
Haberler

Sağlık Bakan’ından Che Guevara’ya ilişkin Yeni Sözler…

 
Uşak 16.03.2011- ”Geçtiğimiz hafta Ankara’da bir eylem yapıldı. Basından takip etmişsinizdir. Orada açılan bir pankartta ‘Che Guevara’nın izindeyiz’ yazıyordu. Ben de bu eylemin ardından şöyle bir açıklama yaptım. ‘Bizler Refik Saydam’ların, İbni-i Sina’ların ve Mustafa Kemal Atatürk’ün izindeyiz’ dedim. Che Guevara bir devrimci liderdir. Üstelik doktordur. O pankartı açanlar keşke Che Guevara kadar gerçekçi olsalar. Bazı çevreler yıllardır Küba’da uygulanan sağlık sistemini övdü. Ben de Küba’ya gittim ve sistemi inceledim. Evet birinci basamak sağlık hizmetleri başarılı. Ancak nüfusa orantıladığımızda ülkemizdeki doktor sayısının beş katı doktor var. O pankartı açanlar ülkemizde doktor sayısının artmasını istemeyenler. Bu ne yaman çelişki. Üstelik o ülkede doktorlar aylık 30 dolar maaş alıyor. Biz halkımızın hepsinin zenginleşmesini istiyoruz. Bunun içindir Başbakanımız haftada 85 saat çalışıyor.”
 
Bir Asistan Hekim 33 Saat Aralıksız Çalışıyor ve Bunu Haftada 3 Kez Tekrar Ediyor…
33 x 3 = 99 Saat + 16 Saat = Toplam 115 Saat
 
Haber Medimagazin’den alınmıştır. Kaynak: Medimagazin
 

“Sağlık Bakan’ından Che Guevara’ya ilişkin Yeni Sözler…” için 6 yanıt

Kendileri ,özel şahsiyetler ”che ” nin izinden gitmezlermiş …

Bu topraklarda da gerekirse, che ‘nin yolundan gidecek doktorlar da bulunur
Eger SOSYALİST BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nde ;

– bu sağlık işleri; adam aklılı politıkalarla yapılacaksa ,

– saglık politikası büyük tekellerin cıkarları için degil de, saglık calışanların ve tüm insanların cıkarları adına yapılacaksa
-Sağlık hizmetleri devlet tarafından koşulsuz karşılanacaksa …

Bizde” -Neden olmasın ” diyebilir ,kendimize uygun bir ” İZ ” bulup yürüyebiliriz …

Oysa özel şahsiyetimiz sanıyorlar ki , herkez onların tüm bu yaptıklarına ve yapacaklarına boyun eğecek,
– sesini cıkartmayacak
– olaki sesi cıktı birinin ! hımmm seni yaramaz çekerim kulagını dıyip, geciştirip ,sonrada babalar gibi satmaya devam edecekler !!

Sağlığı piyasaya düşürdüklerinden beri, sağlık calışanlarını ve ülke nin temel sağlık ihtiyaclarını ne hale getirdiklerini de çok iyi biliyoruz ..!

Çünkü ; hergün bu hastanelerde bizler ÇALIŞIYORUZ ..

İktidara geldiklerinden beri 700 den fazla kurumu teker teker ,üçe- beşe ,ne ye kime tutturdularsa sattılar ….

” Babalar gibi satarız ”dediler, sattılar ..

” Yerli sermeye neymiş, yabancı sermaye neymiş, gece gelsinler pijamayla cıkar gene satarım ” diyen maliye balkanları da gördük BİZ ..

Şimdide ” sağlıkta dönüşüm ” adı verdikleri ve hali hazırda coğunu piyasaya nın eline devrettikleri ve son kalan pastayıda paylaşacakları bir dönem başladı.

İştahlarıyla hazır bekleyen sermaye guruplarına , nasıl PEŞKEŞ çekeriz diye plan yapanlarım kim oldugunu ortada …

Aşı yapmak gibi koruyucu sağlık hizmetlerini yerine , sorunun en son deliğinden tutup , DÜĞÜN BİTTİKTEN SONRA GELEN KINAYI ilaç firmalarının ellerine sürdüler ,sürmeyede devam edecekler ..

Bu devletin kendi ilacanı , kendi aşısını yapmasını engellediler!
Ya sattılar ya kapattılar .. !

Bizi uluslararası ilaç tekellerine muhtaç ettiler …

– kızamık yeniden istanbulda hortladı ..

Soralım bakalım ….
– kübada bu mümkünmüymüş ..?
– 2011 yılında bu ülkede insanlar kızamık oluyorlarsa ; bunun birincil ve en önemli nedeni o ülkede sağlık politikaları yapan siyasetcilerin piyasacı mantıklarıdır ..
– Gerçi bunlar sadece ” PARA dan anlarlar..
– SAĞLIK bizim işimizdir.

– onlar ”Hekim açığı ” derler

– Boşluğu” yabancı doktorla doldurayım ” derler
.
-Daha az ücrete, köle gibi çalıştırıp , özel hastane sahibi para babalarının rahat etmesini , daha çok , daha çok kazanmasını isterler ..
bunlar ; sağlık hizmetini piyasaya dönüştürdüklerinden beri ‘ bazı sermaye sahipleri her şehirde bir özel hastane açtı’
Zincirleme kaza gibiler ..

Oralarda askari ücretle çalışan yada ona yakın rakamlarda ücret alan hemşire, anestezi teknisyeni , radyoloji teknisyeni ve daha bircok saglık calışanı ” ayın sonu nasıl gelecek diye” düşünürken ,
onlar ; yeni özel hastaneler kurmaya devam eden para babalarına , çok uygun koşullarda kredi vermekle , özel teşebbüsümüzü çokdaha özel desteklemekle meşguldüler…

Bir dedikoduya göre bu para babaları onların pek yakınlarıymış !
Halk arasında öyle konuşuluyor, ” YÜKSEK SES ”le fısıldarlarken duyuyorum ben ..
Gerçi, onlar sadece paralarının sesini duyduklarından , belki bilmezler . ( hani paranın sesi de kulağa da hoş gelirmiş …. )

Ve bizler 33 saat calışırız , bazen günde bakabilecegimizden , yapabilecegimizden cok daha fazla işin üstesinden geliriz ..
Evde , aklımız coğu kez hastanede kalır ..
Rüyasın da bir hasta için evın de yatağından sıçrayan , kac doktor tanıyorum ben ..
Uykusuz kac gece ,kac gündüz nasıl calışılır.

Bunlarsa utanmadan ;bizim sayemizde ve bizim sırtımızdan , sağda – solda rahat rahat konuşur ,tüm bu olumsuzlukların da hala, tek sorumlusunun bizler oldugunu söylerler …

Sağlığı piyasaya düşürdüklerinden beri, mesela ;
-birinci basamakta aile hekimliği uygulamasıyla ,
– hastanelerde; SSK ların kapatılması
– döner sermaye uygulaması,
– performans sistemi ve daha bunlara benzeyen bir dizi müdahale ile sağlık hizmetini inatla para ile alınıp , satılabilir kılan onlardı …
Önce para için , sonrada büyük sermaye sahipleri için BEYAZ önlüğünü satacak hekimler yaratmaya çalışan onların sağlık politikalarıydı …
Bunun da en büyük sorumlusu hala onlar ..

Sonrada kendi ürettiginiz kire küfredip ,müslümanım diye ortalıkta dolaşıp ona buna sataşacaksınız ..

Yok , YOK canım daha neler ..!
Kendileri şahsen ” che ”nin yolundan gitmezlermiş !

BİZ ; ” kimlerin arkasından gittiklerini ” cok iyi biliyoruz …

BİZ ; kimin izini sürecegimizi de onlardan öğrenmeyecegiz …

örnek satış..
TEKEL’in alkollü içki bölümü ;
2004 yılında
292 milyon dolara (Nurol-Limak-Özaltın-Tütsab ortak girişim grubu) MEY İçki Sanayi ve Ticaret AŞ’ye,

MEY İçki’de iki yıl sonra
2006 yılında ;
bu kez 810 milyon dolara ABD’de kurulu bir ortak gruba (Texas Pacific Group) satıldı.

Yıl 2011,
bu kez Amerikalılar satışa çıktı ve MEY İçki,
2 milyar 100 milyon dolara,
Dünyaca ünlü İngiliz DİAGEO Şirketine satıldı.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/akoz/2011/03/15/kahramanin_dr_che_bir_katildi_yavrum

“Kahramanın Dr. Che bir katildi yavrum”

Hükümetin sağlık alanında yapmakta olduğu değişikliklere itirazlar var.
Ama bugün ona değil de, pazar günü Ankara’daki protesto mitinginde kullanılan bir slogana değinmek istiyorum.
Beyaz önlük giymiş bir kadın çalışan, üzerinde Che Guevara’nın resmi bulunan ve “Dr. Che’nin Yolundayız” yazan bir pankart taşıyordu. (Bu görüntü birçok yayında yer aldı.
Çalışanın statüsü bilinmiyor.)
Belli ki Küba’daki gibi “sağlık hizmetinin bedava olmasını” arzulayanlar var…
(Not: Fakirler için tamam da, bu çağda “herkes için” talebi eşitsizlik yaratmış olur; farkında değiller.)
***

Asıl değinmek istediğim başka bir nokta…
Arjantin doğumlu sosyalist Che Guevara’nın (1928-1967) doktor olduğu doğrudur.
Che, tutkusu, özverisi ve elbette yakışıklılığı ile tam bir “kahramandır”.
Ancak bu idealist doktorun, Küba devrim sürecindeki bazı davranışları, bizim sosyalistler tarafından bilinmez.
Jon Lee Anderson’un Küba devlet arşivlerini de kullanarak yazdığı ‘Che Guevara: Devrimci Bir Hayat’ adlı kitap, üçüncü baskıda olmasına rağmen pek az yankı uyandırdı. (İthaki Yayınları)
Nedeni belli: Che efsanesini sürdürmek, diğer solcularla arayı iyi tutmak, oyunbozan olmamak.
Bu sessizliği bozan pek az kişiden biri, eski devrimcilerden Gün Zileli’dir… Birikim dergisinin 204’üncü (Nisan 2006) sayısında bu kitabın geniş bir tanıtımını yapmıştı.
(Not: Belki de epeydir kendini Anarşist saydığı için bu cesareti buldu. Gün Zileli kadar zeki ve kültürlü olmayan yeğeni ise ekranlarda Kemalcilik oynuyor.)
Bu biyografi bize Che’nin öteki yüzünü yansıtıyor: Evet, Fidel Castro gibi “iktidar tutkunu” değildir Che; koltukları elinin tersiyle iter… Buna karşılık “disiplin ve kural düşkünüdür”.
Bu ruh hali Dr. Che’nin, Batista rejimi ile mücadele ederken birçok yoldaşının kanına girmesiyle sonuçlanmıştır.
Acımasızdır. İşler biraz kötü gitti mi, birilerini suçlu ilan edip kurşuna dizdirir. Kurşuna dizilenler, “Yaşasın Küba, yaşasın devrim” diye bağırarak ölüme gitmişlermiş, ne gam!
Hatta Che’nin infazlara bizzat katıldığını, bir haini nasıl öldürdüğünü, günlüğünde buz gibi bir dille anlatır:
“32 kalibrelik bir tabancayla beynin sağ tarafına, sağ temporal lobda çıkış deliği açacak şekilde, tek atışla soruna son verdim. Biraz soludu ve öldü.”
Velhasıl, bizim sağlık çalışanının izinde olduğunu belirttiği “Dr. Che”, normal bir insanın özeneceği bir kişi sayılmaz.
Hele hele “Hipokrat Yemini”edenlerin örnek alacağı bir doktor hiç değildir.

”Velhasıl, bizim sağlık çalışanının izinde olduğunu belirttiği “Dr. Che”, normal bir insanın özeneceği bir kişi sayılmaz” MIŞ ….
aköz ün TÜM SÖYLEMEK İSTEDİĞİ BUYMUŞ!
SOSYALİST ÖRNEKLER ,BU ADAMLARI NEDEN BU KADAR KORKUYUYOR VE TELAŞLANMALARINA NEDEN OLUYOR ACABA .?..
bunların sürekli ortalıkta herkeze akıl vermeye calışma haleri öldürüyo beni !

http://www.haber.sol.org.tr/bizimamerika/devrimci-tip-uzerine-40302

Devrimci tıp üzerine

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 13 Mart’ta Ankara’da düzenlenen ‘Tek Ses Tek Yürek’ mitinginde açılan “Dr. Che Guevara’nın izindeyiz” pankartıyla ilgili, “Birtakım örgütler Dr. Che Guevara’nın izinde olabilir, ama biz onun izinde değiliz” açıklamasında bulundu. Küba Devrimi liderlerinden Ernesto Che Guevara’nın hekim kimliğini hatırlatan bu pankartın bakanı neden rahatsız ettiğini tahmin ediyoruz. Guevara, insanlara yardım etmek için çıktığı Latin Amerika yolculuğunda insanlığın kurtuluşu için karanlık güçlere karşı mücadele etmeden, ilerici toplumsal dönüşümlerin gerçekleşmesine katkıda bulunmadan hekim kimliğinin de hakkını veremeyeceğini fark etmişti. Aşağıda Che’nin 19 Ağustos 1960 tarihinde Küba Milislerine hitaben ‘devrimci hekim’ kimliği üzerine yaptığı konuşmanın metnini yayınlıyoruz.

Küba halkının bağımsızlığını, devrimci kanunlarının gelişimini ve tam bağımsızlık yolunda kat ettikleri ilerlemeyi kutladıkları yüzlerce kamusal etkinlikten biri olan bu sade kutlamanın benim için özel bir önemi bulunmaktadır.

Meslek hayatıma yıllar önce bir doktor olarak başladığımı neredeyse herkes biliyor. Tıp okumaya başlayıp bir doktor olduğumda, bugün bir devrimci olarak sahip olduğum fikirlerin çoğu ideallerim arasında bulunmuyordu.

Herkes gibi ben de başarılı olmak istiyordum. Ünlü bir tıp araştırmacısı olduğumun, insanlık yararına kullanılabilecek ve tabi benim için de kişisel bir zafer olacak bir keşif yapmak için durmaksızın çalıştığımın hayalini kurardım. Herkes gibi ben de yetiştirildiğim çevrenin çocuğuydum.

Mezun olduktan sonra, özel koşulların ve belki karakterimin de etkisiyle Amerika’yı bir uçtan diğerine gezmeye başladım ve Amerika geneline dair fikir sahibi oldum. Haiti ve Santa Domingo dışında diğer bütün Latin Amerika ülkelerini büyük oranda dolaştım. Gezimi önce bir öğrenci, daha sonra bir doktor olarak sürdürdüğüm için yoksulluğu, açlık ve hastalığı, parasızlık yüzünden bir çocuğu tedavi edememeyi, bizim Amerika’mızın mazlum sınıflarında yaygın olan sürekli bir açlık ve eziyetle perçinlenen ve bir babanın oğlunun ölümünü önemsiz bir kazadan saymasına vardıran şaşkınlığı yakından tanıdım. İşte o zaman, benim için ünlü olmak ya da tıp bilimine önemli katkılar yapmak kadar önemli olan başka şeylerin de olduğunu fark etmeye başladım. O insanlara yardım etmek istiyordum.

Ancak hepimizin yaptığı gibi ben de yetiştirildiğim çevrenin çocuğu gibi davranmaya devam ediyor, o insanlara kişisel çabalarımla yardım etme isteği duyuyordum. Arbenz’in Guatemalası’nda olduğum o sıralarda, epeyce yeri gezmiş ve devrimci bir doktora yol gösterecek notlar karalamaya başlamıştım. Devrimci bir doktor olmanın gerekliliklerini araştırmaya başlamıştım.

Fakat aynı dönemde, ikisi aslında aynı amaca hizmet eden United Fruit Company ve ABD Dışişleri Bakanlığı, Foster Dulles ve Castillo Armas adındaki kuklaları tarafından başlatılan bir saldırı patlak verdi. O dönemin halkı bugünün Kübalılarının ulaştığı gelişkinliğe sahip olmadığı için saldırı başarıya ulaştı. Her günkü gibi hoş bir günde sürgün yolunu, daha doğrusu Guatemala’dan çıkış yolunu tuttum. Çünkü Guatemala benim ülkem değildi.

Çok geçmeden temel bir şeyin farkına vardım: Devrimci bir doktor, ya da sadece bir devrimci olabilmek için, öncelikle bir devrimin söz konusu olması gerekiyordu. Tek başına gösterilen çaba, barındırdığı tüm temiz ideallere rağmen fayda sağlamaz. En soylu ideal uğruna tüm hayatını feda etme isteği, Amerika’nın bir köşesinde muhalif olunan hükümetlere ve ilerlemeyi engelleyen toplumsal koşullara karşı tek başına savaşılıyorsa, hiçbir amaca hizmet etmez. Devrimin örülebilmesi için, Küba’da olduğu gibi, silah kullanarak ve militan birlik içinde hareket ederek silahın ve birliğin değerini kavrayan bir halk seferberliği gerekmektedir.

Tam da bu noktada önümüzde duran sorunun temeline gelmiş bulunuyoruz. Bugün bir kişinin devrimci bir doktor, yani mesleğinin kendine kazandırdığı teknik donanımı devrimin ve halkın yararına kullanan biri olma hakkı, dahası sorumluluğu vardır. Bu noktada da bilindik soru tekrar karşımıza çıkıyor: Bir kişi toplumsal refah için gerçekten nasıl çalışabilir? Bir kimse, kişisel uğraşıları ile toplumsal ihtiyaçlar arasında nasıl bağ kurabilir?

Her birimiz birer doktor olarak, ya da devrimden önce herhangi bir halk sağlığı görevindeyken yapıp ettiklerimizi, düşündüklerimizi, kendi hayatlarımızı tek tek gözden geçirmeliyiz. Bunu büyük bir eleştirel heyecanla yapmalı ve geçmişteki düşünce ve duygularımızın bir rafa kaldırılması gerektiği, yeni insanın yaratılmakta olduğu sonucuna varmalıyız. Eğer her birimiz enerjisini yaratılmakta olan bu yeni insanın daha kusursuz hale gelmesi için kullanırsa, yeni insanın yaratılması ve bu yeni insanın yeni Küba’nın bir örneği olması daha da kolaylaşacaktır.

Burada bulunan Havanalılara, başkentte tam olarak farkında olmasak da ülkenin dört bir yanında yeni insanın yaratılmakta olduğunu vurgulamak isterim. 26 Temmuz’da Sierra Maestra’da bulunmuş olanlar, o vakte kadar kendilerine yabancı olan iki olguyla karşı karşıya gelmiş olmalılar. Birincisi, en büyük gururu Oriente’deki yurtsever festivallerde asker yoldaşları tüfeklerle yürürken çapa ve kazmalarıyla geçit törenine katılan çapalı ve kazmalı bir ordudur. Ancak bundan daha önemli başka bir şeyle de karşılaşmışsınızdır. On üç on dört yaşlarında olmalarına rağmen fiziksel gelişkinlikleri sekiz dokuz yaşlarındakiler kadar olan çocuklar… O çocuklar, Sierra Maestra’nın en özgün çocukları, açlık ve sefaletin en özgün varlıklarıdır. Onlar yetersiz beslenmenin yaratıklarıdır.

Dört veya beş televizyon kanalı, yüzlerce radyo istasyonu ve modern bilimin tüm yenilikleriyle bu ufacık Küba’da, okula bir gece ilk kez giden ve elektrik ampullerini gören bu çocuklar, o gece yıldızların ne kadar alçakta olduğunu haykırdılar. Bazılarınızın mutlaka görmüş olduğu o çocuklar, kolektif okullarda okuma-yazmadan ticarete kadar birçok alanda ve hatta devrimci olmanın zorlu biliminde eğitiliyorlar.
Küba’da gelişmekte olan yeni insan onlardır. Onlar yalıtılmış bölgelerde, Sierra Maestra’nın farklı yerlerinde, kooperatiflerde ve iş merkezlerinde dünyaya geliyorlar. Bütün bunlar bugünkü konumuzla, bir doktorun veya başka bir sağlık çalışanının devrimci hareketle bütünleşmesi konusuyla yakından ilgilidir. Gençlerin eğitilmesi ve beslenmesi, askerin eğitilmesi, eskiden toprak sahiplerine ait olan toprakların, bu topraklarda ondan faydalanamadan her gün çalışan kişilere yeniden dağıtılması, Küba’da hayata geçirilen toplumsal tıbbın birer başarısıdır.

Hastalıklara karşı yürütülecek mücadelenin temeli sağlıklı bedenler yaratmak olmalıdır. Ancak, bir doktorun hastalıklı organizma üzerinde yapacağı çalışmalarla değil, kolektif olarak toplumsal bütün üzerinde yapılacak çalışmalarla yaratılan sağlıklı bedenler olmalıdır.

Bu nedenle tıp, hastalıkların önlenmesi için çalışan ve toplumu da bu tıbbi görevlere yönlendiren bir bilime dönüşmelidir. Tıp yalnızca, yaratmakta olduğumuz yeni toplumun becerilerini aşan cerrahi müdahaleler gibi acil durumlarda devreye girmelidir.

Bugün Sağlık Bakanlığı ve ilgili kurumların yetkisine bırakılan görevler, mümkün olan en geniş kesime sağlık hizmeti sunmak, koruyucu tıp programı oluşturmak ve halkı hijyenik olmaya yönlendirmektir.
Ancak bütün devrimci görevlerde olduğu gibi bu görevde de ihtiyaç duyulan bireyin kendisidir. Devrim, kimilerinin iddia ettiği gibi standart bir kolektif irade ve inisiyatif yaratmaz. Tam aksine, kişinin bireysel becerilerini özgürleştirir. Devrim, bu yeteneğe yön verir. Şimdi bizi bekleyen görev de, bütün sağlık çalışanlarının yaratıcılıklarını toplumsal tıbba yönlendirmektir.

Yalnızca Küba’da değil, her yerde bir çağın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Söylenenin ve umulanın aksine, bildiğimiz, içine doğduğumuz ve cefasını çektiğimiz haliyle kapitalizm, bütün dünyada yenilgiye uğramaktadır. Tekeller bir bir devriliyor, kolektif bilim her gün yeni ve önemli atılımlar gerçekleştiriyor. Kuzeyi ve güneyiyle Amerika kıtasında, uzun zaman önce zapt edilmiş Asya ve Afrika kıtalarında başlayan özgürlük hareketinin öncüsü olma sorumluluğunu gururla taşıyoruz. Böylesi büyük toplumsal değişiklikler, insanların düşünce yapılarında da aynı derecede büyük değişiklikler olmasını gerektirir.
Bir sosyal çevrede kişinin tek başına eylemi biçiminde olan bireycilik Küba’da tarihe karışmalıdır. Gelecekte bireycilik, kolektifin mutlak faydası için bireyin bir bütün olarak en etkili şekilde yararlılık göstermesi olmalıdır. Bu düşüncenin bugün için anlaşılması, söylediklerimi kavrıyor olmanız, bugün ve geçmiş üzerine düşünüp geleceğin nasıl olması gerektiğine dair biraz akıl yürütmeniz yeterli değildir. Düşünce yapısının değişmesi için, muazzam içsel değişiklikler yaşanması ve özellikle de topluma karşı sorumluluk ve yükümlülüklerimizin yerine getirilmesi sırasında bir o kadar dışsal değişimi deneyimlemek gerekmektedir.

Söz konusu dışsal değişimler Küba’da her gün meydana geliyor. Devrimi yakından tanımanın ve insanların içinde uzun süre uykuda kalmış enerjinin farkına varmanın bir yolu Küba’yı baştan aşağı dolaşıp kurulmakta olan kooperatifleri ve iş merkezlerini görmektir. Tıbbi sorunların temelini anlamanın bir yolu ise, yalnızca kooperatifleri ve iş merkezlerini ziyaret edip buraları kuran insanları tanımaktan değil, hangi hastalıkları olduğunu, sorunlarını, yıllardır süregelen kronikleşmiş ıstıraplarını ve yüzyıllık geçmişe sahip baskı ve teslimiyetin etkilerini bilmekten geçmektedir. Doktorlar ve sağlık çalışanları, yeni görevlerinin temeline, yani halkın, kolektifin bileşeni olan insana inmelidir.

Dünyada yaşanan tüm gelişmelere rağmen bir doktor her zaman hastasına çok yakındır ve onu ruhunun derinliklerine kadar bilir. Çünkü acıya müdahale edip onu dindiren ve toplum için büyük sorumluluk isteyen o paha biçilmez emeği sarf eden kişi doktordur.

Birkaç ay önce Havana’da, yeni mezun bir grup doktor kırsal bölgelere gitmek istemedi ve ancak ücretleri önceden ödenirse gideceklerini belirtti. Geçmişin düşünce yapısına göre düşünülecek olursa, bu talepleri dünyadaki en mantıklı şeydir. En azından ben onları anlayabiliyorum. Bu durum bana birkaç yıl önceki halimi ve düşünce yapımı hatırlattı. Benim hikâyem, isyan eden, daha iyi bir geleceği, daha iyi koşulları garanti altına almak, insanların kendine duyduğu ihtiyaca meşruiyet kazandırmak isteyen bir gladyatörün, yalnız savaşçının hikâyesidir.

Peki, aileleri genellikle eğitim masraflarını karşılayabilen bu gençlerin yerine daha talihsiz koşullara sahip olan yeni mezun gençler mesleğe atılıyor olsaydı ne olurdu? Diyelim ki iki yüz üç yüz kadar köylü genç şans eseri üniversite koridorlarında belirseydi ne olurdu?

Bu köylü gençler, kendi kardeşlerine yardım etmek için samimi bir heyecanla hemen yola koyulurdu. Aldıkları eğitimin boşa gitmediğini kanıtlamak için en güç ve en fazla sorumluluk isteyen görevleri talep ederlerdi. İşte bunlar, bundan altı ya da yedi yıl sonra köylü ve işçi çocukları mesleki diplomalarını aldığında gerçek olacaktır.

Ancak geleceğe kaderci bir şekilde yaklaşmamalı, insanları işçi ve köylü çocuğu, karşıdevrimci çocuğu diye ayırmamalıyız. Çünkü bu tür yaklaşımlar basittir, gerçekçi değildir. Dürüst bir insanı devrimci sürecin içinde yoğrulmaktan daha fazla eğitecek başka bir şey yoktur. Granma ile yola çıkıp Sierra Maestra’ya yerleşen, orada beraber yaşadığı köylüye ve işçiye saygı duymayı öğrenen ilk gruptan hiç kimse, hiç birimiz, işçi ya da köylü kökenden değildik. Elbette içimizde çalışmak zorunda kalmış olanlar, çocukluğunda kimi yoksunluklar görmüş olanlar vardı. Ancak açlık, gerçek anlamda açlık, hepimizin yabancı olduğu bir şeydi. Sierra Maestra’da geçirdiğimiz o uzun iki yılda, bunu da öğrendik. Bu deneyim bizim için birçok şeyi netleştirdi.

Başlangıçta, zengin bir köylünün ya da toprak sahibinin bile malına dokunan herkesi ağır bir şekilde cezalandırırken, bir gün Sierra’ya on bin sığır getirip köylülere yemelerini söyledik. Köylülerden kimi seneler sonra ilk kez, kimi ise hayatında ilk kez sığır eti yedi.

Bu on bin sığırın kutsal mülkiyet hakkına duyduğumuz saygı, silahlı mücadele döneminde bir hiç haline geldi. Bu süreçte, tek bir kişinin hayatının bile, yeryüzündeki en zengin adamların bütün mülkiyetlerinden bir milyon kez daha önemli olduğunu fark ettik. Ne işçi ne de köylü olan bizler, bunu öğrendik. Peki, biz ayrıcalıklı olanlar, dört bir yana Küba’nın geri kalanının bunu öğrenemeyeceğini mi haykıracağız? Öğrenebilirler, hem de bugün devrim bunun öğrenilmesini, bunun iyice kavranmasını gerektiriyor; iyi bir ücretten daha önemli olan şeyin bir insanın komşusuna hizmet etmesi olduğunu, biriktirilebilecek altınlardan daha kesin ve daha uzun ömürlü olan şeyin insanların minnettarlığı olduğunu gösteriyor. Her bir doktor kendi faaliyet alanı içerisinde bu değerli hazineyi, insanların minnettarlığını biriktirmelidir.

O halde eski kavramlarımızı ortadan kaldırmalı, halka daha çok yakınlaşmalı ve farkındalığımızı arttırmalıyız. Onlara eskisi gibi yaklaşmaya devam edemeyiz. Şimdi hepiniz diyeceksiniz ki “Hayır. Ben halkımı seviyorum. İşçi ve köylülerle sohbet etmeyi seviyorum. Pazar günleri şunu bunu görmeye, şuraya buraya giderim.” Bunları herkes yapıyor. Bunları geçmişte hayırseverlik işi olarak yaptık ancak bugün dayanışma için yapmalıyız. İnsanlara gidip “İşte buradayız. Size tüm yardımseverliğimizle bilim öğretmek, hatalarınızı, kültürsüzlüğünüzü, en temel konulardaki cehaletinizi göstermek için geldik” dememeliyiz. Aksine, araştırmacı bir anlayışla, büyük bir bilgelik kaynağı olan halktan öğrenmeye niyetli bir alçakgönüllülükle gitmeliyiz.

O zaman, çok bildik oldukları için birer parçamız ve düşüncelerimizin otomatikleşmiş kısımları haline gelen kimi kavramlar hakkında ne kadar yanıldığımızı fark edeceğiz. Kavramlarımızı, yalnızca genel, sosyal ya da felsefi olanları değil, bazen tıbbi kavramlarımızı da değiştirmeye sıklıkla ihtiyaç duyacağız.
Hastalıkların her zaman büyük kent hastanelerinde yapıldığı şekilde tedavi edilmesi gerekmediğini fark edeceğiz. Doktorun aynı zamanda çiftçi de olması, yeni gıda maddeleri üretmesi ve örneğin yeni gıdaları tüketme arzusu yaratması, hem tarımsal hem de potansiyel olarak dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Küba’da bunca kısıtlı ve yoksul olan beslenme yapısını çeşitlendirmesi gerektiğini göreceğiz.

Böyle durumlarda nasıl davranmamız gerektiğini, biraz pedagojik, bazen ise hayli pedagojik davranmamız gerektiğini göreceğiz. Aynı zamanda birer politikacı da olmamız gerekiyor ve yapmamız gereken ilk şey, insanlara akıl vermeye çalışmamak. Aksine, onlarla beraber öğreneceğimizi, o muazzam güzellikteki ortak deneyi, yeni Küba’nın kuruluşunu beraber gerçekleştireceğimizi göstermeliyiz.
Çoğu adım zaten atılmış bulunuyor. 1959 1 Haziranından bu yana, geleneksel yöntemlerle ölçülemeyecek bir mesafe kat edildi. Uzun süre önce insanların çoğu burada yalnızca bir diktatörün devrilmekle kalmadığının, aynı zamanda bir sistemin de yıkıldığının farkına vardı. Şimdi zaman, çürümüş eski sistemin yıkıntıları üzerine insanların mutlak mutluluğunun garantisi olacak yeni bir sistemin kurulması gerektiğinin öğrenilmesi zamanıdır.

Geçtiğimiz yılın ilk aylarında yoldaş Guillen’in Arjantin’den gelişini hatırlıyorum. Dünyanın bütün dillerinden her gün yeni okurlar edindiği için, o zamanlar belki de kitaplarının çevrildiği dil bugünkünden bir ya da iki daha azdı ama o yine bugünkü büyük şairdi. O yine aynı insandı. Ancak o zamanlar Guillen için burada, popüler olan, halkın şiiri olan eserlerini okumak zor işti çünkü o zamanlar önyargılar dönemiydi. Yıllar boyunca kimse durup da şair Guillen’in şaşmaz bir sadakatle sıra dışı yeteneğini halkının, inandığı davanın hizmetine sunduğunu düşünmedi. İnsanlar onu Küba’nın gururu olarak değil, yasaklı bir siyasi partinin temsilcisi olarak gördü.

Artık bunların hepsi geçmişte kaldı. Ortak bir düşmanımız ve ortak bir hedefimiz olduğu sürece, memleketimizdeki içyapıya ilişkin farklı bakış açılarının ayrılığa sebep olamayacağını öğrendik. Uzlaşmamız gereken şey, ortak bir düşmanımız olup olmadığı ve ortak bir hedefe varmaya çalışıp çalışmadığımızdır.

Kesin olarak ortak bir düşmanın bulunduğuna kanat getirmiş durumdayız. Kimse tekeller aleyhine konuşmadan önce ya da açıkça “Bizim ve tüm Amerika’nın düşmanı, tekelci ABD hükümetidir” demeden önce şöyle bir omzunun üstünden, kulak misafiri olacak biri, belki de bilgi sızdırabilecek bir elçilik ajanı olup olmadığına bakmaz. Eğer artık herkes düşmanın o olduğunu ve o düşmana karşı mücadele eden herkesin bizimle ortak noktası olduğunu biliyorsa, ikinci kısma geçebiliriz. Küba için hedeflerimiz nelerdir? Ne istiyoruz? Halkın mutluluğunu istiyor muyuz, istemiyor muyuz? Küba’nın tam ekonomik bağımsızlığı için savaşıyor muyuz, savaşmıyor muyuz?

Herhangi bir askeri blokta yer almaksızın, burada yapılacak herhangi bir iç veya dış önlem konusunda dünyadaki herhangi bir büyük gücün elçiliğine danışmak zorunda kalmaksızın, özgür uluslardan biri olmak için mücadele ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Eğer bolluk içinde yaşayanların zenginliğini hiçbir şeyi olmayanlara bölüştürmeyi planlıyorsak, eğer yaratıcı çalışmayı mutluluğun günlük ve dinamik kaynağı haline getirmek istiyorsak, üzerinde emek harcamamız gereken hedeflerimiz var demektir. Aynı hedefi benimseyen herkes bizim dostumuzdur. Eğer bu kişilerin ayrıca başka görüşleri varsa, şu veya bu örgütün üyesiyse, bunlar önemsiz ayrıntılardır.

Büyük tehlike, gerginlik ve yaratıcılık anlarında esas mesele büyük düşmanlar ve büyük hedeflerdir. Eğer bir fikir birliğine vardıysak ve nereye gittiğimizi biliyorsak, işe koyulmalıyız. Bırakalım buna üzülecek olan üzülsün.

Bir devrimci olabilmek için öncelikle bir devrimin olması gerektiğinden bahsediyordum. Bir devrimimiz zaten var. Şimdi beraber çalışacağınız halkı tanımanız gerekiyor. Hala yeterince tanımadığımızı, o yolda bir süre daha ilerlememiz gerektiğini düşünüyorum. Kooperatiflerde onlarla beraber yaşamak ve çalışmak dışında halkı tanımak için başka hangi araçlar olduğunu soruyorsunuz. Bunu herkes yapamaz ve bir sağlık çalışanının varlığının bile çok önemli olduğu birçok yer var. Devrimci milislerin, Küba halkının dayanışmasının en büyük göstergelerinden biri olduğunu söyleyeceğim. Milisler, şimdi bir doktora yeni işlevler kazandırıyor. Kısa bir süre öncesine kadar Küba’nın üzücü ve neredeyse ölümcül bir gerçeği olan duruma, örneğin geniş çaplı bir silahlı saldırının kurbanı olmaya hazırlıyordu.

Bir doktorun, asker ve devrimciyken de her zaman bir doktor olması gerektiği konusunda sizleri uyarmalıyım. Sierra’dayken düştüğümüz hataya düşmemelisiniz. Belki bu bir hata değildi ama o dönemdeki tüm sağlıkçı yoldaşlar neden bahsettiğimi biliyor. O zaman yaralı ya da hasta birinin yanında kalmayı onursuzluk gibi algılıyorduk ve birer tüfek kapıp cephede neler yapabileceğimizi kanıtlamanın yollarını arıyorduk.

Artık koşullar değişmiş durumda ve ülkemizi korumak için kurulmuş olan ordu, farklı taktikleri olan bir ordu olmalıdır. Doktorların bu yeni ordunun planlarında muazzam öneme sahip bir yeri olacaktır. Doktorlar, bir savaştaki en güzel ve en önemli görevlerden biri olan doktorluğa devam etmelidir. Yalnızca doktorlar değil, hemşireler, laboratuar teknisyenleri ve bu insani göreve kendini adayan herkes son derece önemlidir.

Gizli tehlikeyi biliyor ve havada varlığı hissedilen saldırganlığı püskürtmeye kendimizi hazırlıyor olsak da, bunları aklımızın bir köşesine itmeliyiz. Eğer savaş hazırlığını kaygılarımızın merkezine koyarsak, yaratıcı çalışmaya kendimizi adayamayız. Askeri eylem için harcanan bütün emek ve para, harcanmış emek ve para demektir. Ne yazık ki bunu da yapmak zorundayız çünkü başkaları da bu hazırlıkları sürdürüyor. Ancak bir asker olarak onurum üzerine tüm samimiyetimle söylüyorum, harcamalar içinde beni en çok üzen, birkaç silah daha alınsın diye Ulusal Bankanın kasasından çıktığını gördüğüm paradır.

Milislerin barış zamanında da yapacak işleri var: kalabalık nüfuslu yerlerde halkı bir arada tutmak. Doktorların milis kuvvetlerinde hayata geçirildiğini bildiğim o olağanüstü dayanışma örülmelidir. Tehlike zamanlarında, yoksul Küba halkının sorunlarını çözmek üzere derhal yola koyulmalıdırlar. Milisler, Küba’nın tüm sosyal sınıflarından insanların katılımıyla ve üniformanın simgelediği eşitlikle bir arada yaşama olanağı sağlamaktadır.

Bir süredir kullanmayı unuttuğum bu unvanı bir kez daha kullanmama izin verirseniz, sağlık emekçileri olarak bizler, eğer dayanışmanın bu yeni silahını kullanıyorsak, hedeflerimizi biliyorsak, düşmanımızı tanıyorsak, gitmemiz gereken doğrultuyu biliyorsak, geriye kalan tek şey her gün kat etmemiz gereken mesafeyi bilmektir. Bu mesafeyi kimse bize göstermeyecektir. Bu mesafe, herkesin bireysel yolculuğudur. Her gün yapacağı, kişisel deneyimlerinden edineceği ve halkın refahına adadığı mesleğini icra ederken kendinden katacağı şey budur.

Artık geleceğe yürüyüşümüz için gerekli olan her şeyi bildiğimize göre, Marti’nin öğütlerine bir kez daha kulak verelim. Her ne kadar şu an bunun aksini yapıyor olsam da, bu harfiyen uygulanmalıdır: “Anlatmanın en iyi yolu yapmaktır.” O halde Küba’nın geleceğine doğru yürüyelim.

JMKDD Çevirisi için Kaynak: Obra Revolucionaria, No. 24, 1960, Resmi İngilizce Çeviri: Beth Kurti, Ché Guevera Internet Archive (marxists.org)

http://www.haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/bakan-akdag-chenin-izinde-degiliz-dedi-onu-anlamistik-zaten-haberi-40278

Bakan Akdağ “Che’nin izinde değiliz” dedi: Onu anlamıştık zaten!

Bakan Akdağ Ankara’daki sağlık mitingindeki bir pankart ile ilgili “Biz Che’nin izinde değiliz” dedi. Bakan bunu söylememiş olsaydı bile Türkiye’de sağlık sisteminin içinde bulunduğu durum zaten AKP’nin Che’nin izinde olmadığını gösteriyordu.

Sağlık Bakanı Akdağ, 13 Mart’ta Ankara’da düzenlenen ‘Tek Ses Tek Yürek’ mitinginde açılan “Dr. Che Guevara’nın izindeyiz” pankartıyla ilgili, “Birtakım örgütler Dr. Che Guevara’nın izinde olabilir, ama biz onun izinde değiliz” dedi.

Bakan Akdağ’ın bunu söylemesine gerek var mıydı bilinmez ancak Türkiye ve Küba’da ki durum karşılaştırıldığında sağlık sisteminin insan hayatı için değil para kazanmak için organize edildiği Türkiye’nin yöneticilerinin Dr. Che’nin izinden gitmediği belli oluyor.

Bakan Akdağ Che’nin izinde değillermiş
Geçtiğimiz hafta sonu büyük bir mitinge sahne olan Ankara’da onbinlerce sağlık emekçisi AKP’nin sağlık politikalarını protesto etti. “Tek ses tek yürek” çağrısıyla Türkiye’nin her yerinden gelen sağlık çalışanları taleplerini dile getirdi.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ mitingden duyduğu rahatsızlığı açıkça belli etmek istemediğinden mi yoksa sosyalizme düşman bir siyasi geleneğin doğal refleksiyle mi bilinmez mitingdeki “Doktor Che’nin izindeyiz” pankartından duyduğu rahatsızlığı söylemek zorunda kaldı. Bakan Akdağ şu ifadeleri kullandı:

“Pankartta ‘Dr. Che Guevara’nın izindeyiz’ yazıyordu. Che Guevara’nın sağlık sistemiyle bir ilgisi olamaz. Çok açık konuşuyorum. Birtakım örgütler Dr. Che Guevara’nın izinde olabilir, ama biz onun izinde değiliz. Biz, Refik Saydam’ların izindeyiz, biz İbni-i Sina’ların ve Mustafa Kemal Atatürk’ün izindeyiz.”

Sosyalist Küba’da sağlık
Bakan Akdağ’ın izinden gitmediği Kübalı doktor Che’nin ülkesindeki sağlık sistemi tüm dünyaya örnek teşkil edecek gelişkinliğe sahip ve günümüzde pek çok gelişmiş kapitalist ülkeden çok daha ileri bir noktada bulunuyor. Bebek ölüm hızı oranlarının düşüklüğü, kişi başına düşen hekim sayısının yüksekliği, sağlık hizmetlerinin planlanmasında toplumun karar mekanizmalarına katılımı, ilaç ve tıbbi malzemelerin üretimi, eğitim ve araştırmadaki gelişkinliğiyle sağlık alanında örnek ülke haline gelen Küba, bu başarısını açık bir biçimde sosyalizmin gereği ortaya çıkan tercihlerine borçlu.

Devrim öncesinde Küba sağlık sistemi bugünkü Türkiye’nin durumuna benziyordu. Sağlık hizmetlerinin üretimi ve finansmanı her yurttaş için farklılık gösteriyor, parası olan en iyi hizmeti satın alabiliyordu ancak ülkenin çoğunluğu için koşullar oldukça kötüydü.

Sosyalizmin sağlıktaki etkisi
1959 yılındaki devrimden sonra sağlık alanında da radikal bir düzenlemeye gidilerek merkezi bir sağlık politikası oluşturuldu. 1961 yılında Sağlık Bakanlığı’nın görevleri, 15 program olarak tanımlandı: Koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetlerinin bütün nüfusa yaygınlaştırılması, ana çocuk sağlığı hizmetleri, adölesanlarda sağlığın geliştirilmesi, spor için tıbbi rehberlik, çevre sağlığı, işçi sağlığının korunması, hastalıkların epidemiyolojik kontrolü, besin ve ilaç kontrolü, sağlık istatistikleri, sağlık eğitimi, hastane inşaatı ve denetimi, sağlık hizmetlerine bilimsel gelişmelerin uygulanması, araştırma, ölülerin gömülmesinin düzenlenmesi, ilaçların ulusal üretimi.

1960 yılında Çalışma Bakanlığı kuruldu ve sosyal sigorta programları bu bakanlık altında birleştirildi. Bütün hastane ve tıbbi kuruluşlar da Halk Sağlığı Bakanlığı’na bağlandı.

Sağlık sektörü hızla ulusallaştırıldı ve ilaç ithalatı ABD’den Sovyetler Birliği ve Avrupa’daki sosyalist ülkelere kaydırıldı. 1965 yılında sektör tamamen devletleştirilmişti.

Kentlerdeki eczane sayısı 2 bin 100’den 950’ye inerken, kırsal kesimdeki sayı 60’dan 300’e yükseldi. Bütün topluluklarda 24 saat süreyle ilaca ulaşmayı olanaklı kılan bir düzenleme gerçekleştirildi.

Sağlık hizmetlerinin kırsal kesime ulaştırılabilmesi için yeni mezun hekimlere iki yıl zorunlu hizmet getiren yasa kabul edildi.

Sağlık politikasının inanılmaz başarısı
Tüm bu önlemler ve insan odaklı bir sağlık sistemini kurmaya yönelik devlet politikası muazzam bir sonuç verdi. Küba’nın özellikle sağlık alanında aldığı yol bu ülkenin ekonomik durumunu da göz önüne alınca tüm dünyanın hakkını teslim ettiği bir gerçek.

Küba’da oluşturulan sağlık bakım sistemi temel olarak altı basamaktan oluşuyor:

1- Bütün nüfusa hizmet veren, uzmanlaşmış ulusal dördüncü basamak hastaneleri ve sağlık enstitüleri.
2- Eyalet düzeyinde her bir milyon kişiye üçüncü basamak hizmeti veren uzman hastaneler.
3- Her 250 bin kişiye ikinci basamak hizmet veren belediye hastaneleri.
4- Alan düzeyinde her 25-30 bin kişiye hizmet veren birinci basamak (belediye) poliklinikleri.
5- Daha çok kırsal kesimde her 4-5 bin kişiye destekleyici birinci basamak sağlık hizmeti sunan sağlık ekipleri.
6- 120 aileye ya da yaklaşık 500 kişiye komşuluk ortamı içinde hizmet veren ve bir aile hekimi, bir hemşire ve sıklıkla da bir sosyal çalışmacıdan oluşan aile hekimliği birimleri (mini poliklinikler).

Uygulanan bu sistemin çıktıları ise daha da çarpıcı veriler sunuyor:

Devrim Zafer kazandığı yıllarda 50 yaş civarında olan ortalama yaşam süresi, şimdilerde kadınlarda 79 ve erkeklerde ise 78 yaşa ulaşmıştır. Bu da; Latin Amerika’nın en yüksek ortalama yaşam süresidir.

Çocuk ölüm oranı; canlı doğumlarda sadece binde 5,6’dır. Bu oran; ABDi’ninkinden daha düşüktür.

Anne ölüm oranı; onbin doğumda sadece beştir. Hamileler, gebelikleri süresince ortalama 11 kez doktor muayenesinden geçerler ve doğumların yüzde 99,9’u profesyoneller tarafından hastanelerde gerçekleştirilmektedir.

Çocukların yüzde 98,5’i, iki yaşını doldurmadan toplam 13 hastalığa karşı aşılanmaktadır. Küba, çocuklarını, difteri, neonatal tetanoz, boğmaca, hepatit B ve Haemofeles Influenzae B hastalıklarına karşı koruyan beşli karma aşı üretmektedir (bu aşıyı Küba’dan başka sadece Fransa üretebilmektedir).

Ayrıca çocuk felci, difteri, neonatal tetanoz, boğmaca, kızamık, kızamıkçık, meningoencefalitis ve sıtma hastalıkları tamamen ortadan kaldırılmıştır.

AIDS: Sadece onbinde yedi oranındadır, dünyanın en düşük oranlarından birisidir.

Her 159 vatandaşa bir doktor düşmektedir, bu da dünyadaki en yüksek oranlardandır. Toplam 71 bin doktor mevcuttur ve bunların yüzde 70’i kadındır. (Bu sayı Türkiye’de 640 hastaya 1 doktordur)

Her 126 vatandaşa 1 hemşire. (Türkiye’de 1000 kişiye 1.7 hemşire düşüyor)

Her 1000 vatandaşa 10 hastane yatağı düşmektedir. (Türkiye’de 2.7 civarında)

(soL -Haber Merkezi)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.