Kategoriler
Haberler

Güzel bir yazı

Star gazetesi sağlık editörü Özlem Yurtçu’ nun yazısı:

Sağlık haberciliğinin bu kadar hafife alındığı başka bir ülke var mıdır bilmiyorum ama son zamanlarda, özellikle dijital medyanın yaygınlaşmasıyla beraber, içinde neredeyse tırnağımıza dahi dokunan bir cümlenin bulunduğu her yazı, sağlık haberi olarak etiketleniyor. Teşbihte hata olmazsa şayet neredeyse “sağlıklı” tırnak törpüleme teknikleri bile birer sağlık haberiymiş gibi sunuluyor. Medya yöneticilerinin yüzde 99′una göre sağlık haberciliği hiç de öyle önemsenecek ya da gözde büyütülecek bir branş değil. Çünkü hangi doktora mikrofon uzatsanız konuşuyor, kime sağlığımıza yararlı olacak öneriler (!) sorsanız yanıtlıyor.

En büyük gazetelerin internet siteleri bile, altın günlerinde kadınların birbirlerine önerdikleri “güzellik sırlarını” içeren saçma sapan copy-paste yazıların anahtar kelimeleri içine “sağlık”ı ekleyiveriyor ve bu yazıları ordan burdan derleyip iki de ara başlık atabilen herkes sağlık editörü, sağlık habercisi oluveriyor. Kimi diyetisyenler, psikologlar (psikiyatr bile değil), hatta hatta güzellik uzmanları; cilt sağlığından beslenmeye, kanserden obeziteye, aşılardan diş estetiğine, pedagojiye kadar her alanda “uzmanca” yazılar yazarak, sağlık sayfalarının manşetlerini süsleyebiliyor. Ben bu ülkede uzman eczacı sıfatıyla cilt sağlığı hakkında yazılar yazabilen isimlere şahit oldum!

İşin bir de PR boyutu var. Aslında gerçekten de pekçok doktor, hastane, klinik veya çeşitli merkezler sırf basında yer alabilmek için başvurmadık yol bırakmıyor. Markalaşmak uğruna her şey mübah mantığıyla “Haberimiz çıksın da nasıl çıkarsa çıksın” bakış açısına sahip bu kişi ve kurumlar, halk sağlığı açısından nasıl manzaralara yol açtıklarını ise (bence) hiç umursamıyor. Dolayısıyla medyada bu kadar fütursuzca “mucize” başlıkları, “kansere çare bulundu” haberleri, “alzheimer’ın kökünü kazıdılar” manşetleri, ya da “felçliler yürüyecek” asparagasları gırla gidiyor.

Buna en yakın ve en güzel örneklerden biri Ayşe Arman’ın ameliyathane tecrübeleri idi. Kendisini bir yazar olarak başarılı bulanlar vardır, beğenmeyenler vardır orasını bilemem. Asıl dinamiğini hep sansasyonel olmaktan alan, dolayısıyla çıkaracağı flaş başlığın nereden nasıl çıktığı, ne gibi etik sorunlara yol açacağını vs önemsemeyen Arman’ın asıl amacının kendince bir şekilde medya ve ülke gündeminde kalmak olduğunu da düşünüyorum. Kısaca, bana göre gazetecilikten ziyade, ’show business’tir yaptığı. Kendi kulvarı için belki bu geçerlidir bilemiyorum; ama benim işimin sınırlarına girdiği an işte orada bana da eleştirme hakkı doğar. Bu nedenle sezaryen ameliyatına girip ardından kaleme aldığı röportajının bir ölçüde “hadsizlik” içerdiğini de düşünüyorum. Çünkü söz konusu olan direkt insan sağlığı, başka bir şeye benzemiyor. Onlar o ameliyathaneye girip sezaryeni görüntüledi ama ben yazıyı okurken dokuz doğurdum resmen. Eminim benimle beraber jinekoloji dünyası da aynı şeyleri hissetmiştir.

“Şu yaşıma kadar, penisten sonra dokunduğum en acayip, en etkileyici şey. Belki penisten daha bile etkileyici” cümleleriyle başladığı röportajını; sezaryeni ballandıra ballandıra anlattığı bir dizi paragrafla devam ettiriyordu Arman. (Hoş, ’sezaryen’in doğru yazılışından bile bihaber birinden -sürekli olarak sezaryAn şeklinde yazılmıştı- daha fazlası beklenebilir miydi emin de değilim. Bilmeyenler için not; sezaryen Latince “caedare” (kesmek) fiilinden gelir) Sonra da göbek kordonunu kendisinin kestiğinden falan dem vurdu, ilahi bir duygusallığa bağladı işi vs. Bu röportajdan sonra Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği kınama mesajı yayınladı ve yazıyı “hekimlik meslek etiğine aykırı” buldu. Dernek Başkanı İsmail Mete İtil, “Hekim, mesleğini uygularken reklam yapamaz, ticari reklamlara araç olamaz, çalışmalarına ticari bir görünüm veremez… …Magazin yazıları yazan bir yazarın davet edilip ekibiyle beraber ameliyathaneye girmesi, hatta yazarın yıkanıp steril ameliyat gömleği ve eldivenle ameliyat masasında durması, rahme dokunması, göbek kordonunu kesmesi, yenidoğan bebeği resim çekilmesi için kucağına alıp gerekli ilk yardımların veya bakımın gecikmesine neden olması kabul edilemez” açıklamasında bulundu.

Oysa işin başka bir boyutu daha vardı, onlarca kongrede riskleri dile getirilen, Sağlık Bakanlığı’nın bile bu anlamda savaş açtığı sezaryenin de reklamı yapılmıştı. Türkiye’de kimi hastanelerde yüzde 90′lara ulaşan sezaryen oranları tüm dünyada aşağılara çekilmeye çalışılırken; komplikasyonları ve sağlık maliyet hesapları vs yapılırken, yayınlanan bir yazı, kısa bir süreliğine de olsa vatandaşın gözünde bir anda tüm bu ezberleri bozdu.

Ama bu yazıya karşı tepkilerin hiçbiri Arman’ın röportajı ve o röportajda boy boy poz veren hoca kadar ses getirmedi. Bu yazıyı okuyan ve o sıra doğum yapmak üzere olan kadınların çoğu kurbanlık koyun gibi, ama kendi istekleriyle, ameliyat masasına yattı. Belki birçoğu komplikasyonlara maruz kaldı vs. Aynı Arman, daha sonra da bir açık kalp ameliyatına girip kalbe dokundu (Bu kısmını röportajında yazmaya cesaret edemedi o ayrı ) Daha sonra da kalbi Jennifer Lopez’in poposuna benzettiğini anlatarak bir yazı kaleme aldı. Tam o günlerde bir organ nakli ekibi de Arman’ı organ nakli koşuşturmacasını çekmek üzere davet etsek mi diye düşünüyordu. Konuşma tesadüfen benim yanımda yapıldı ve anında hocaya dönüp, “Hocam, şayet ille de Hürriyet Gazetesi’nde çıkmak istitorsanız o gazetenin bir sağlık editörü var; onu davet edin ve ameliyathaneye de sokacaksanız o ismi sokun. Ama genelde magazin yazan birini ameliyathaneye alıp onun, halk sağlığını hiçe sayan yazısında adınızın geçmesi sizi ve ekibinizi mutlu edecekse o başka” dedim. Hoca düşündü ve “Haklısın Özlem” dedi. “Hastane işte PR çalışmaları açısından bu önerilerle geliyor bize ama” diye de ekledi.

Şimdi burada suç o hocanın mı, o yazıyı yazanın mı, o hastanenin mi yoksa o yazıya reyting kazandıran okurun mu? Hoca, ya kendi işine geldiği için ya da çalıştığı kurum buna mecbur bıraktığı için -ki genelde aslında doktoruna bir yere kadar baskı yapabiliyor hastaneler bu anlamda. Tıbbi riskler işin içine girdi mi gayet de hayır diyebilen hocalar var- bu röportajı vermiş olabilir. Hastanenin tek derdi kendi adının bilinirliğini artırmak olabilir. Yazarın çıkarı zaten malum. Kısaca bu, çok uçlu bir açmaz. Ve o uçtaki herkesin aynı sorumluluğu duyması gerekiyor. 

Bazen biz sağlık habercileri de bir haber için veya bir çekim için hatta mesleki gelişim için ameliyathaneye giriyoruz. Lakin -kendi adıma konuşayım- ben hiçbir zaman ameliyathanede sterilizasyojn alanının içine adımımı atmadım (steril giydirildiğim halde). Ya da bir çekim için yoğun bakıma girmeyi -çok nadir ve mecburi bir iki iş dışında- asla kabul etmedim. Amaç, yaptığımız haberlerle okuyucuya bir şeyler katmak veya öğretmek de olsa, oradaki hastanın hayatını ya da kişisel haklarını riske atmaya hakkımız yok. Ama bizim istemimiz dışında hatalar da bizim imzamızla çıkabiliyor (o anda sayfayı yapan ya da KJ’yi yazan editörün kafasına göre başlık atması, isim yazması gibi). Ben elimden geldiğince bu tip sansasyonelr başlıklara karşı çıkıyorum kendi haberlerimde. Bana sormadan yaptıkları zaman iş işten geçiyor ama yine de şiddetle tepkimi koyuyorum. Bu işi ciddi bir şekilde yapan tecrübeli meslektaşların hepsi de eminim aynı sorumluluğu hissederek aynı şekilde davranıyor. Ama işte asıl branşı sağlık olmayan kişiler bu mecraya girdiğinde ortalık toz duman oluyor bir anda.

Dünyadaki sağlık haberi yapan isimlere baktığınızda hepsi ciddi araştırmalar yapan, ülkeleri ve dünyadaki önemli bilimsel kongrelerin neredeyse hepsini yakından takip eden ve sonra oturup ciddi ciddi makaleler yazan isimlerdir. Oysa bizim medyada, önüne gelen sağlık haberi yapabilir. Çünkü hata yaptığında hiçbir yaptırımı yoktur. Çoğu zaman siyasetten bile daha çok okunan sağlık haberlerinde, bırakın sadece bu alanda kendini yetiştirmişliği, gazeteciliğe daha dün başlamış isimlerin imzasını bile görebilirsiniz.

Ben herhangi bir ortamda sağlık editörü/muhabiri olduğumu söylediğimde aldığım tepki genelde şu olur: “Haa güzellik, zayıflama falan filan haberleri yapıyorsun” Toplumdaki bu algının sebebi, işte bu bahsettiğim dinamiklerle alakalıdır. Oysa kimse bilmez ki iyi bir sağlık habercisi bazen bir intern doktor kadar tıp konusuna hakimdir. Terminolojiyi dikkatli kullanmak zorundadır ki maddi bir hataya yol açarak hem röprotajı veren hekimi kendi camiasına mahçup etmemeli, hem de haberi okuyanları yanlış yönlendirmemelidir. Ama bugün, dış haberler servisindeki herhangi bir editör bile yabancı ajanslardan gelen bir sağlık haberinin çevirisini yapıp üzerine kendi kafasına ya da sayfasının formatına uygun bir başlık atarak sağlık haberi yapabilir. İşte bu yüzdendir ki Türk basınında “mucize” ilaçlar, 20 yıldır bitmeyen “kansere çare bulundu” haberleri, “2 saat 15 dakikada zayıflatan inanılmaz diyet” yazıları ve başlıkları eksik olmaz, yıllardır var olan tedavi şekilleri yeni bir şeymiş gibi halka kakalanır, daha Faz I aşamadaki araştırmalar sanki kliniğe geçmiş de hastalara uygulanmaya başlanmış gibi sunulur…

Bu konuda maalesef bildiğim bir şey daha var ki Sağlık Bakanlığı veya Tabipler Birliği, çeşitli hasta hakları dernekleri ile tıpta uzmanlık derneklerinin basın üzerindeki yaptırımlarda da etkisiz kaldığı. Sağlık Bakanlığı aslında RTÜK tarzı bir uygulamayla toplum sağlığını olumsuz etkileyecek bu türden haberler veya yazılar için bir yaptırım geliştirebilir. Çünkü ciddi bir şekilde halk sağlığı söz konusudur. Dernekler ya da diğer kuruluşlar da ilgili basın kuruluşunun yöneticilerine ziyaretlerde bulunarak, onlara yönelik seminerler veya toplantılar hazırlayarak bu işin ne kadar ip üstünde bir iş olduğunu, pekçok insanın sağlığının orada yazan iki kelimeyle iyi veya kötü değişebileceğini anlatmalıdır. Hatta Sağlık Bakanlığına baskı yapmalı, bu konuda bakanlıkla işbirliği içinde bir çözüm önerisi getirmelidir.

Basında abartılı veya asılsız haberler yayınlandığı için bazen bana röportaj vermek istemeyen doktorlara hep şunu söylüyorum: Doğru isimlere konuşursanız bu dediğinzi türden tatsız durumlarla karşılaşmazsınız. Röportaj vereceğiniz mecralarda seçici olmak sizin elinizde. Ayrıca bizim branşla alakalı dernekleri de bu konuda atıl bulduğumu söylemek zorundayım. Gerek Eğitim ve Sağlık Muhabirleri Derneği olsun, gerekse geçtiğimiz yıl kurulan Sağlık Muhabirleri Derneği olsun, bu konuda hangisinin bir eylem planı var? Doğrusu ben hiçbirinden haberdar değilim. Sağlık muhabirliği yapmak isteyen ya da bu alanda henüz yeni çalışmaya başlamış ‘junior’lara doğru yolu gösterecek projeleri var mıdır? Bu anlamda meslekte tecrübeli isimler belki bu gençler için ayın periyodik zamanlarında küçük seminerler vererek doğru taktikleri anlatabilir vs vs. Pekçok şey yapılabilir. Hepimizi aynı çatı altında toplaması gereken bu mesleki örgütlerin de sadece kağıt üzerinde aktif olduğunu düşünüyorum.

Sağlık haberciliği o kadar boş bırakılmış bir alan ki isteyen istediği gibi at koşturabiliyor ve açıkçası etik kaygısı olmadan, sırf flaş başlıklar çıkarma derdiyle, manşet olma heyecanıyla, her türlü sağlık haberi yapılabiliyor. Etkileri daha tam olarak ispatlanmamış olmasına rağmen Çin’deki kanser-kök hücre çalışmalarıyla ilgili yazı dizisi yapılması ve bu haberlerden sonra onlarca insanın -ki Yıldırım Aktuna da buna dahildi- oraya tedavi olma umuduyla gittikten sonra ölmesi de bunlara dahil.

Siz bile şu an oturup bir sağlık haberi yazabilirsiniz. Yeter ki içinde “mucize”, “çaresi bulundu”, “müthiş buluş”, “amansız hastalık” gibi etkileyici kelimeler geçsin!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.