Kategoriler
Haberler Kültür

Mecburi hizmette yapılabilecek en iyi şeyi yaptı!

Türkiye’nin ilk mecburi hizmet zirvesi’ne kayıt olmak için tıklayın !!!

 

Arka Kapak

Bu kitabın yazılmasındaki en önemli faktör şüphesiz, gönüllü gittiği tercihli mecburi hizmette yaşadıkları olmuştu. Bunlar öyle izler bırakmıştı ki, yıllar sonra mesleğini devam ettirdiği yurtdışı macerasında dahi o izler silinmemişti.

Bu kitap, 90’lı yıllarda tıp fakültesini bitirdiğinde, büyüdüğü şehre hizmet etmek amacıyla giden bir doktorun, karşılaştığı garipliklerle başlıyor… Burada geçenler, gerçek hayat hikayesinden esinlenmiş olmakla beraber, kişi ve yer adlarının gerçek kişi ve yerlerle ilgisi yoktur. Bazı rakamlar da aynı değildir. Dolayısıyla, bu kitap bir belge olarak kabul edilemez. Ancak yaşamış olanların bilecekleri olaylardır… Bu olaylar, ufak bir ilçede geçmekle beraber, benzer olayları yaşayan nice sağlık birimleri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu roman, hiç bir şekilde kişileri ve makamları yermek veya hakaret etmek amacı gütmemiş, ancak, olaylarda bu sonuca götüren sebepler irdelenmiştir.

Olaylarda adı geçen yerlerin ismini haritada bulmak mümkün olmasa da kitap okundukça, bu bölgenin gerçek adı hakkında kuvvetli ipuçları elde etmek mümkün olacaktır. Kitabın hitap ettiği okuyucu kitlesi, özel anlamda sağlıkla ilgisi olanlar olsa bile, genel anlamda herkesin ilgisini çekecek güncel olaylar mevcuttur.

Kitabın İçinden

Karar ZamanıBu yeni sayfaya başlamadan önce makarayı biraz geri sarmak anlamlı olacak…

Doktor olmaya karar vermesi öyle bir günlük iş olmamıştı. O da nihayetinde doğudaki, tipik çok çocuklu bir memur ailesinden idi. Ancak doğu için atipik olan kısmı, yarıdan fazlası bayan olan çocukların hepsinin üniversite mezunu olmasıydı, bütün maddi ve bölgesel/geleneksel zorluklara rağmen. Böyle bir ortamda, lise sona yaklaştığında, iki basamaklı bir üniversite sınavının ilk basamağını bile geçeceğini henüz hayal edemiyordu ve lise ikinci sınıf bitiyordu. Şimdi son sınıfa gelinmişti ve artık çok geç olmadan bir şeyler yapmalıydı. Herhalde o da üniversiteye girmeliydi yoksa ayıp olacaktı, ancak….

O ana kadar ki yaşamını şöyle bir gözden geçirdi. Belki de en pozitif şeylerden birisi, bir süredir yaptığı atletizmdi. Çok süper değildi ama, en azından okul takımında idi ve artık il takımı ile iller arası yarışmalara katılabiliyordu, bir iki madalya da kazanmıştı il bazında. ‘Burada bir gelecek var mı?’ diye düşündü. Koşmak çok özgürce ve güzel bir uğraşı idi, rekabetin heyecanı ise cabası. Sosyal bir olaydı, arkadaşları vardı, enerjisini iyi bir şekilde kullanıyordu ama, henüz çok fazla bir ödülü yoktu. Nereye kadar ilerleyebilirdi? ‘Spor mu, okul mu?’ derken…

Koşu takımında beğendiği en örnek kişi, okul takımının ve aynı zamanda il koşu takımının kaptanı idi. Güzel yaklaşımları, içten ve saygılı bir hali vardı, çok çalışkan idi ve gerçekten kaptan gibi davranıyordu. Bir sürü, il içi ve iller arası ödülleri vardı. Atletizme çok önceden başlamıştı, Akın kadar geç değil. Bu geldiği noktada, şimdi o lise mezunu idi ve üniversiteye gitmemişti. Zaten üniversiteye girme oranı çok yüksek değildi bu ilde. Üstelik aile şartlarından dolayı para da kazanması gerekiyordu yaşamını devam ettirmek için. Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’ne iş için başvurdu. Öyle ya, onlar için ne ödüller kazanmıştı. Takım yarışı açısından, puanlama da onun katkıları ödüllerin alınmasını sağlamıştı. Bütün şartlarını yerine getirdiği bir göreve başvurdu bu kurumda. O zamanlar KPSS gibi sınavlar yoktu ve herkes tarafından iyi tanınan bu işi hak eden tek kişiydi. Ama yaşam hep acı tecrübelerle dolu idi. Bu nafile bir uğrası idi En düşük düzeyde, veya sözleşmeli veya işçi olarak bile almadılar işe böyle değerli bir sporcuyu.

Bu olay Akın için geleceğini planlaması açısından çok düşündürücü bir olay idi. Şöyle düşündü: “Eğer böylesi değerli ve yetenekli bir sporcu bile en basit bir işi kendi alanında çalıştığı yerden alamıyorsa ve sürünüyorsa, bu yolun sonunda ışık yok demektir. Bu alanda gelecek çok zor gözüküyor. Enerjimi sarfedecek başka bir yol bulmalıyım.”

O kaptan, çok sonradan, bir şeker fabrikasında işçi olarak iş buldu ama, o da hayatta harcanmışların arasında idi. Sonraki yıllarda da hep onu koşarken, yollarda gördü. Bu onun için bir hayat tarzıydı, güzel bir koşu stili vardı. Ancak spor onun için hep bir hobi olarak kaldı, daha ileri gidemedi, başkalarını yetiştiremedi.

Şimdi karar zamanı idi. Bu etkili olay, koşu sporuna devam etmekle beraber, onu artık daha ciddi bir şeyler düşünmeye, üniversite sınavına çalışmaya yöneltti. Hayatı kitaplara gömülü olarak geçmemiş bir insan için bu çok kolay değildi. Ciddi bir konsantrasyon ve enerji kullanım yönetimi gerektiriyordu. Ama bir aylık pskilojik hazırlık ve denemelerden sonra gerekli motivasyona ulaştı ve giderek tempoyu arttırdı. Karar vermişti ve artık büyük bir heyecanla çalışmaya başladı. Bundan başka bir yol yoktu. İlk etapta, en azından ilk basamağı geçmek niyetiyle çalışırken, gittikçe hedef büyütmeye başladı. Geçmişin bütün yenilgilerini beyninde bir tarafa attı. Dershaneye yazılmaya babasını ikna etti ve başladı. Her geçen gün daha da hızlanıyordu. Yaz tatili bitip de okulun açılma dönemine geldiğinde belli bir seviyeye gelmiş ve güven sahibi olmuştu.

Nihayetinde doktor olmak kafasındaki birkaç ihtimalden biri olarak belirmeye başladı. Bu sürecin sonunda başardığı yerde, uzun süreli, 7 yıllık tıp eğitimi duruyordu. İstanbul onun için iyi bir yerdi, oraya gitti. Bölümü gelecek vaad eden, İngilizce öğretim yapan bir tıp fakültesiydi, gerçi devlet görevinde bunun çok bir anlamı olmayabilirdi ama….

Kendi ilini üniversite eğitimi için terk ettiğinde, geride bıraktığı birçok kazanımlar olduğunu fark edecekti; arkadaşları, arkadaşlıkları, olgun ilişkileri, paylaşımları vardı. Her ilinden göçen için ve çocukluğun-gençliğin geçtiği bölgelere karşı bir hasret olsa da, Akın için aynı zamanda iline karşı duyduğu bir hizmet aşkı da vardı. O, içtikleri çayların, yedikleri çiğ köftelerin, dördüncüyü bulduklarında kahve köşelerinde oynadıkları okeylerin ve masa tenislerinin yanı sıra, içerikli sohbetlerini, canlı ilişkilerini, doğuya has cömertliğini, bir çay parasını bile ‘Alman Usulü’ sorun yapan başka arkadaşlarının tersine, özlemle bekleyecekti. Bir zenginlik meselesi değil, bir doğal davranış biçimi idi burada. İşte giderken bıraktıkları bunlardı. Yoğun tıp eğitimi sebebiyle bunları yazın bile hatırlama imkanı olmamıştı ve okul bittiğinde bunları tekrar hatırlamak, yaşamak ve şimdi bir meslekle beraber ilerletmek isteyecekti. Ne de olsa kökler orada idi, dalları sonradan farklı olsa da…

Bu duygu ve düşünceler içinden geldiği bu şehre karşı bir borç, yükümlülük ve hasret hislerini yüreğinin en derin yerinde büyüttükçe büyütmüştü. İdeallerinin gelişme çağında bunlar güzel hislerdi, böyle güzel bir geçmişe bağlı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.