Kategoriler
Haberler Şiddet Sizden Gelenler

Hak veriyor musun?

Dr. Ersin Arslan Anısına

Hepimiz acil de hekimlik yapmışızdır.

Şimdi kapatın gözlerinizi. Bir güneşli berrak pazar sabahını getirin aklınıza. Sıcacık yatağınızdan erken bir saatte ayrılmak zorunda olduğunuzu düşünün. Kiminiz eşine günaydın diyemeden, kiminiz çocuğunun kahvaltı masasındaki meraklı sorularını duyamadan, kiminiz babasının gazete okurken güven veren vakur duruşunu seyredemeden içinde bir buruklukla çevirip kilidi çıktı dış kapıdan tenhalığa.“Sıcak sıcak simit” çığırtıları bile gelmiyordu bomboş sokaklardan. Sokak hayvanları bile daha karışmamıştı yaşamın akışına. Ve en az bir 24 saat sürecek koşuşturma başlamıştı sabahın köründe. Ayak üstü hastane köşesinde, dünden kalan bayat bir poğaça ve kanserojen kokan naylon bardakta ivedi demlenmiş sallama bir çayla yatıştırılmıştı yutak borunuzdaki yangın yeri. Öğlen yemeği yerine iki dakikada ancak bir kase yoğurt geçmişti boğazınızdan. Akşam saatinde ise yetişme imkanınız olmamıştı 45 dakikalık tabldot uygulamasına. Yemeğe yetişmekle yetişmemek arasında pek de bir fark yoktu aslında. Tetkik girerken yada hasta sonuçlarını değerlendirirken tamamlayacaktınız hiçbir zaman doyduğunuzu hatırlamadığınız akşam yemeğinizi. Ve gece yarısı bir tarafta karın ağrılarınız başlayacaktı kaynayan yutak borunuz yüzünden. Sol uzuvlarınızı hissetmekte güçlük çeker bir halde kalem tutan parmaklarınızda kontrol dışı hareket yeteneği kazanmıştı. Göz kapaklarınız aklınızla dalga geçercesine yarı aralık tutunmaya çabalıyordu koşuşturma telaşına. Saat sabaha döndüğünde şafak daha ağarmadan bir beş dakikalık telaşın donduğu küçük zaman diliminde sandalyenize çökmüş ve hayale dalmıştınız yarı açık göz kapaklarınızın ardında. Tıp fakültesine girerken bütün arzularınızı ve ideallerinizi kaldırıp bir poşete tıkıp çöp tenekesine terk etmek zorunda kaldığınız andaki burukluk bir soruyla belirmişti hemen yanı başınızda. İşte o burukluk “Tanrım bir ömür böyle mi geçecek” demişti fısıltıyla kulağınıza. Bir karanlık boşluğa itelendiğinizi hissetmiştiniz o an. Karmakarışıktı aklınız. Yaşama dair bütün dirençlerinizin çekilmeye başladığını hissettiğiniz o bitmiş tükenmiş ve pes etmiş duygu durumunuza insanlık onuru adında bir yücelik değmişti kurtarıcı olarak aniden. O insanlık onurunun verdiği mutlulukla “Tanrım, kanayan gönüllere merhem olurken, ağrıyan yüreklere çare verirken görev uğruna, insanlık adına fedakarlık yaparken yitip gitmek, yenik düşmek, kalp krizi geçirmek, inme geçirmek ölmek demek değildir” diyerek yanı başınızdaki burukluğu göndermiştiniz geldiği yere. Ve bir ışık pırıltısının eşliğinde kuruyan göz damlalarınızı yıkamak için yürümüştünüz herkese kapısı açık lavaboya. Her avuçladığınız su yüzünüzü okşadığında yeni bir enerji yüklemişti hissedemediğiniz uzuvlarınıza. Ve bir 24 saat daha dayanma azmi kazandırmıştı insanlık onuru adına. Tam da “her şey daha güzel olacak” dediğiniz o yeniden doğmaya başlayan yaşama sarılma tutkunuz, aydınlanmaya yüz tutmuş şafak zamanı aynada yansımasını fark edebildiğiniz bir çelik parıltısıyla donup kalmıştı aniden karanlığın ağzında. Ve kapkara suratlı celladın simsiyah saplı bıçağıyla inen peşi sıra darbelerin ardından kıpkızıl bir çığlık fırlamıştı sırtınızdan kapanmakta olan aydınlığın kapısına doğru. Ve o ideallerinizi bir çöp sepetine tıkıştırmak zorunda kaldığınız zamandaki burukluğunuz kocaman soru işaretleriyle çöreklenmişti göz bebeklerinizin eridiği boşluklarınıza. İnsanlık onuru için ölmeyi göze almıştınız aslında ama öldürülmek hesapta hiç yoktu. Tanrım bu neyin habercisi!?

Dr. Yılmaz Sezgin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.