Kategoriler
Haberler

İstanbul Tabip Odası Demokratik Katılım Grubu Yönetim Kurulu Adayları ve Seçim Programı

İSTANBUL TABİP ODASI SEÇİM ANKETİNE KATILMAK İÇİN TIKLAYIN (SONUÇLAR BU CUMARTESİ GECESİ YAYINLANACAK)

İstanbul Tabip Odası Demokratik Katılım Grubu Yönetim Kurulu Adayları ve Seçim Programı

Yönetim Kurulu Adayları

Dr. M. Taner Gören

 (İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji ABD)

 İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 1975 mezunu

Dr. Emel Atik

(İşyeri Hekimi-İTO Pratisyen Hekimlik Komisyonu üyesi)

İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 1987 mezunu

Dr. Fethi Bozçalı

(İstanbul Silivri 50. Yıl ASM –Aile Hekimi)

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi 1990 mezunu

Dr. Ali Çerkezoğlu

 (Adli Tıp Uzmanı)

İÜ İstanbul Tıp Fakültesi 1989 mezunu

Dr. Ümit Şen

İÜ İstanbul Tıp Fakültesi 1989 mezunu

(Muayenehane Hekimi-İTO Özel Hekimlik Komisyonu Yürütme Kurulu Koordinatörü)

Dr. Ali Özyurt

İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 1987 mezunu

 ( Dr. Siyami Ersek Göğüs,Kalp ve Damar Cerrahisi EAH Anesteziyoloji ve Reanimasyon Başasistanı )

Dr. Feray Kaya

Dokuz Eylül Tıp Fakültesi 2004 mezunu

(Asistan hekim- Okmeydanı EAH Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği – İTO Asistan Hekim Komisyonu üyesi)

DEMOKRATİK KATILIM GRUBU adayları FOTOĞRAFLI broşürü için tıklayınız  : 

http://www.demokratikkatilim.org/icerikler/adaylar.php

DEMOKRATİK KATILIM GRUBU seçim programı için tıklayınız  :

http://www.demokratikkatilim.org/icerikler/dkgprogram.pdf

Hekimliğindeğersizleştirildiği bir ülkede

olmak ya da olmamak

Topluma dayalı tıptan vazgeçip piyasanın taleplerine boyun eğen hekimliğe zorlandığımız bir sağlık ortamında yaşıyoruz. Mesleğimizi hiçbir gücün baskısı altında yapmayacağımıza dair Hipokrat yeminimizle başlayan hekimlik yolculuğumuzun, “olmak ya da olmamak” repliğini yazan William Shakespeare’le buluştuğu bir evresindeyiz.

Hekimler olarak bütün meselenin “olmak ya da olmamak” olduğunu, mesleğine, işgüvencesine, ülkesine, çağdaşlığa, demokrasiye, insan haklarına ve herkesin sağlık hakkına sahip çıkan anlayışımızın; piyasanın acımasız kuralsızlığına bizi teslim eden anlayışla karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Bu nedenle sloganımızı “Olmak ya da olmamak” olarak koyduk.

Hekimliğin değersizleştirildiği

bir ülkede ne oldu?

Hekimliği değersizleştiren politikaların doğal sonucu olarak, sağlık çalışanlarına yönelen şiddet, siyasilerin söylemleri ve kışkırtılmış sağlık talebi ile doruğa çıkmıştır…

Hekim gelirleri sürekli azalmaktadır. “Döner Sermaye, Cari Gider ve Hak Edişlerdeki”erimeler hekimlerin yaşam koşullarını zorlaştırmaktadır. 

663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kamu hastaneleri fiilen ortadan kaldırılmaktadır. CEO’ların yönetimine bırakılan, piyasanın kâr ve ciro baskısı altındaki Şirket Hastaneleri’nde hekimlere sözleşmeli, esnek, güvencesiz çalışma dayatılırken, hastalar da parasız, nitelikli sağlık hizmetine hasret kalacaklar.

Tıp fakülteleri ile eğitim ve araştırma hastaneleri nitelikli tıp ve uzmanlık eğitimi değil, sağlık sistemine ucuz işgücü sağlamayı hedefleyen kurumlar haline getirilmektedir.

Birinci basamakta gerek ASM gerekse TSM hekimleri için gelecek kaygısı başat sorun halini almıştır. Aile hekimleri işgüvencesi, TSM hekimleri düşük ücret ve angarya kıskacı altında hizmet sunmaktadır. 

Asistanların iş yükü dayanılmaz boyutlara ulaşmış, alınan eğitimin niteliği sorgulanır hale gelmiştir. Asistanların insanca çalışabileceği koşullar, sağlıklı beslenme ve dinlenme olanağı yoktur.

Özel sağlık alanında çalışan hekimler iş ve ücret güvencesinden yoksundur. Yıllardır hekim ücretleri artırılmamakta, hak edişler gasp edilmektedir. Muayenehanelere getirilen keyfi kısıtlamalar mantık sınırlarını zorlamaktadır.

İşçi sağlığı ve işyeri hekimliği taşeron özel şirketler aracılığıyla piyasaya açılmaktadır.

Emekli hekimler yok sayılmaktadır. Emekli hekim maaşlarının bu kadar düşük olması başta iktidar olmak üzere bu ülkenin ayıbıdır.

Hekimliğin değersizleştirildiği

bir ülkede ne istiyoruz?

Temel insan hakları ve özgürlükleri güvence altına alınmalıdır.

Hekimlere yönelik şiddet derhal önlenmelidir.

Ülke içinde özgürlük ve kardeşliği savunmanın yanı sıra, komşularımızla barış içinde yaşamak istiyoruz.

Eşit, ücretsiz, nitelikli bir sağlık sistemi mümkündür.

Tüm alanlarda çalışan meslektaşlarımız için güvenceli iş, yeterli ücret istiyoruz.

Hekim emeğinin değerini koruyacak, etkin, demokratik, katılımcı tabip odası için mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz…

Yılmıyoruz, yorulmuyoruz…

Ülkemizden, sağlığımızdan, geleceğimizden, özlük haklarımızdan vazgeçmeyeceğiz…

Değerli Meslektaşımız,

Yıl 2012. Gelinen noktada hak kayıpları iyice artmış, keyfi, hukuk dışı uygulamalar olağanlaşmış, sermaye havayı, suyu, toprağı pervasızca ranta dönüştürmeye başlamıştır. Bütün bu gelişmelerden ülkemiz sağlık ortamı da payını almış; 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Sağlık Bakanlığı teşkilat yapısı sil baştan değiştirilmiş, zaten uzun zamandır hak olmaktan çıkarılan sağlık ise paralı hale getirilmiştir. Yine KHK ile bağlı kuruluşlar tanımlanmış, çıkarılan genelgelerle bu kurumlar arası mal ve personel paylaşımı başlamış, eğitim araştırma hastanelerinde klinik şef ve şef yardımcılığı kaldırılmış, Kamu Özel Ortaklığı ihaleleri başlatılmıştır.

Artık ülkemiz sağlık ortamı Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın tüm aşamalarının hayata geçirilmesi ve piyasalaşmanın son hamlesi için hazır hale getirilmiştir. Tüm bu düzenlemeler aynı zamanda hekimliğin değersizleştirilmesi süreci olarak yaşanmaktadır. Sağlıkta Dönüşüm Programı olarak adlandırılan bu özelleştirme planıyla hekimler ve sağlık çalışanları için güvencesizlik gerçek anlamda kendini göstermiş, yirmi bine yakın aile hekiminin sözleşmeli çalıştırılması sürecine benzer biçimde, kamu hastanelerinde çalışan hekimlerin de sözleşmeli çalışması gündeme gelmiştir.

Bu düzenlemeler, çalışma ve yaşam koşullarını daha da kötüye götürecek; esnek, güvencesiz ve performansa dayalı çalışmayı daha da yaygınlaştıracaktır. Bakanlık, görev alanına giren konularda politika ve stratejiler geliştirmek ve performans ölçütleri belirlemek, belirlenen stratejiler, amaçlar ve performans ölçütleri doğrultusunda uygulamayı koordine etmek ve değerlendirmek gibi bir görev üstlenmiştir. Bu ülkenin Sağlık Bakanı artık kurumların ve dolayısıyla de tek tek tüm hekimlerin ve sağlık çalışanlarının performanslarını takip etmekle görevlendirilmiş; sağlıkta güvencesiz çalışmanın en temel prensibi olan performansa göre ek ödeme başat ödeme biçimi olma halini korumuştur. Hekimlerin asgari geçim sınırının altındaki çıplak aylık ücretleri ve yoksulluk sınırının altındaki emekli hekim maaşları çarpıtmalarla görünmez kılınmaya çalışılmaktadır.

Piyasanın temel kuralı olan rekabet, yerinden yönetim, kiralama, birleşme, ortaklık, afiliasyon, yönetişim ve istihdam esnekliği gibi kavramlar sağlık alanının da temel kuralı haline getirilmiştir. Etkinlik ve verimlilik ilkesine göre değerlendirilen hastaneler yeniden sınıflandırılmakta ve rolleri yeniden belirlenmektedir. Her türlü ticari kolaylığın sağlandığı serbest sağlık bölgeleri, zincir halini almış, lisansları açık artırmaya çıkarılan özel hastaneler, hizmeti ön planda tutan üniversite hastaneleri, kamunun tüm mali yükü üslendiği entegre sağlık kampüslerine sahip Kamu Hastane Birlikleri ile sağlık piyasasında kıran kırana bir rekabet ortamının önü açılmıştır.

Tam Gün Yasası, üniversitelere protokoller yoluyla el koyma girişimleri, eğitim araştırma hastanelerinin niteliğinin performans baskısıyla düşürülmesi, sağlık patronlarıyla imzalanan mutabakat metinleri, yıllardır bir pilot yasa ile yürütülen aile hekimliği uygulaması, Sağlıkta Dönüşüm Programı için yetmemiş olacak ki Sağlık Bakanlığı’nın bütün teşkilat yapısı ve görev tanımları değiştirilmiştir.

KHK ile teşkilat düzenlemesi yeniden yapılan Sağlık Bakanlığı, sadece sağlıktaki para akışını planlayan ve denetleyen kimliği ile var olurken, üniversiteden, kamu hastanesine, özel hastaneden muayenehaneye, aile hekimliğinden işyeri hekimliğine kadar ülkenin bütün sağlık kurumlarını sermayenin beklentilerine uygun bir forma sokmaya; Sosyal Güvenlik Kurumu’nun patronluğunda hizmet sunmaya, daha doğru ifadeyle hizmet satın almaya başlamıştır.

Hizmet sunumundan tamamen çekilen Sağlık Bakanlığı insan gücünde ve maddi kaynaklarda tasarruf sağlamak ve verimi artırmak, bütün paydaşlar arasında işbirliğini gerçekleştirmek gibi vazifeler üstlenmiştir. Bu vazifelerden biri de,  ülkemizi kriz koşullarında bile talebin hiç azalmadığı sağlık sektörü açısından cazibe merkezi haline getirmek, serbest sağlık bölgesi, sağlık turizmi gibi düzenlemelerle bu cazibeyi mümkün olduğu kadar ulusal ve uluslararası sermayenin yararına sunmaktır.Teşkilat yapısı tanımlanırken Verem Savaşı, Sıtma Savaşı, Kanser Savaşı gibi daire başkanlıkları ile Ana-Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü, Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi kaldırılmış, Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü adını almıştır. Buradan da anlaşıldığı üzere Bakanlık “temel” ve koruyucu sağlık hizmetleri sunumundan çekilmekte, bu işleri “Bağlı Kuruluşlara” devretme yoluna gitmektedir.

Daha kötü koşullarla, daha düşük hak edişlerle, kadro kısıtlaması altında çalıştırılan özel hekimler, performans ve verimlilik baskısı altında çalışan işçiler haline getirilmekte; klinik özerkliklerini tamamen yitirmektedir.

Yukarıda sıraladığımız çalışma koşulları karşısında, hekimliğin etik ilkelerini belirleme, mesleki müeyyide uygulama ve uyumu denetleme yetkisi de meslek örgütümüzden alınarak Sağlık Meslekleri Kurulu aracılığıyla Sağlık Bakanlığı elinde toplanmıştır. Sağlık mesleklerinde eğitim müfredatı belirleme, mesleklerin uygulamasından dolayı zarar iddiasında yaşanacak uyuşmazlığı çözme görevi de yine Sağlık Bakanlığı’na verilmiştir. Bu uygulamalar mesleki bağımsızlığımıza yapılan bir saldırıdır. Kamu ve özel bütün sağlık kuruluşlarında çalışmakta olan sağlık personeli için görevli olduğu kuruluşun bulunduğu yerleşim yeri sınırları içinde ikamet etme mecburiyeti getirilmiştir. Yurtdışı sağlık hizmet birimleri, gönüllü sağlık hizmeti ve sağlık gözlemciliği gibi düzenlemeler yapılmış; yabancı hekim ve hemşirelerin ülkemizde çalışmasına izin verilmiştir.

Ve hepsinden önemlisi 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu’nun 1. maddesinde geçen “tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak” ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.

Demokratik Katılım Grubu olarak, kamu ve kişi yararını gözetmeyen bir hekimlik uygulamasını kabul etmiyor, sermayenin ve piyasanın çıkarlarını önceleyecek bir anlayışı reddediyoruz. Mesleğimizi toplumun ve bireylerin yararına uygulamaya devam edeceğimize söz veriyoruz.

I. BASAMAK SAĞLIK HİZMETLERİ

SOSYALİZASYONDAN PİYASALAŞMAYA GEÇİŞ SÜRECİ VE SANCILARI

Aile Sağlığı Merkezi, Toplum Sağlığı Merkezi hekimlerini neler bekliyor?

Sağlıkta Dönüşüm Programı adı altında sağlığı piyasa koşullarına göre yeniden düzenleyenler, başta birinci basamak olmak üzere sağlık hizmetlerini özelleştirecek, sağlık çalışanlarını performansa dayalı ve güvencesiz çalıştıracak, sağlığın finansmanını halka yükleyecek bir çalışma düzeneği yaratmak için IMF ve Dünya Bankası’ndan sağlanan program ve finansman imkanlarıyla 2005 yılında Düzce’de Aile Hekimliği Uygulamasını başlatmıştır.

Sağlık ocaklarında kendi bölgesindeki tüm topluma, ayrımsız ve sağlık ekibiyle kamuya ait binalarda hizmet veren pratisyen hekim, artık tüm giderlerini karşıladığı kendi muayenehanesinde, bir tek ebe veya hemşiresiyle, kendisine kayıtlı olan, boşalan birimlerden nakledilen, misafir kabul edilen herkese  birinci basamak sağlık hizmeti veren aile hekimine dönüşmüştür. Sağlık Ocaklarında hekimleri alt yapı ve gelir olarak desteklemeyip kasıtlı olarak çökerten anlayış, Aile Hekimliği Sistemi’nde de hekimleri yalnız bırakmaya, hak kayıplarına uğratmaya başladı.

Hizmetin niteliği değişmiş midir?

Aile hekimleri, odalarına hapsedilmiş, daha çok reçete tekrarı yapmaya zorlanmıştır. Birinci Basamak Koruyucu Hizmetlerin temelini oluşturan bebek izlemleri, gebe izlemleri, eğitimleri, diyabet, yüksek tansiyon gibi kronik hastaların muayene, izlem ve eğitimlerine yeterli zaman ayıramaz hale getirilmiştir.

Hekimlerin iş yükü azalmış mıdır?

Kışkırtılmış hasta talebi ve oluşturulan “müşteri” baskısı nedeniyle, birinci basamakta çalışan hekimler 50-100 arasındaki günlük başvuruyla hasta bakmaktan başka iş yapamaz hale getirilmiştir. Bu sistemin olmazsa olmazı sevk sistemi kurulamamış, ikinci basamaktaki yığılmalar artmış, hastane acillerinin yükü poliklinik hastalarının başvurusuyla bilimsel olarak kabul edilemez bir boyuta ulaşmıştır.

Aile Hekimliği Sistemi’nde çalışan hekimlerin ücretleri hekimlik doğasına uygun olmayan bir biçimde sınıflandırmış, kayıtlı nüfusa ve performansa göre düzenlenmesi nedeniyle, aynı işi yapanlar arasında bile ücret farklılığı yaratılmıştır. Sağlıkta Dönüşüm Programı içerisinde “Sağlık çalışanlarının durumlarını iyileştirmek, bu konuda yapılacak yeniliklerin hareket noktasını oluşturacaktır” diyen Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı yeniliklerin hiç de birinci basamakta çalışan hekimlerin lehine olmadığı görülmektedir.

Performans sistemi, ekip ruhunu ve çalışma barışını bozmuş, mesleki bağımsızlığı zedelemiş, iyi ve nitelikli hekimlik yapma ortamını yok etmiştir. Sağlık çalışanları idarenin her geçen gün artan baskıcı tutumuyla, yalnızlık duygusu içinde, hayal kırıklıkları, moral bozukluğu ve gelecek kaygısı ile hizmet sunmaya çalışmaktadır.

İstanbul’da Aile Hekimliği Uygulaması’nın üzerinden geçen 1,5 yıl içerisinde;

• Her gün bir yenisi çıkarılan yönetmeliklerle daraltılan özlük hakları, belirsizlikler, idarenin keyfi uygulamaları, emekliliğe yansımayan ve her geçen gün eriyen ücretler,

• Çalışma barışını bozan performans sistemi ve getirilen performans kesintileri,

• Tek taraflı dayatılan sözleşme,

• “Her yaptığın kabahat” misali getirilen ceza puanları ve beraberinde uygulanan sözleşme fesihleri,

• Statüde belirsizlik; serbest çalışan bir hekim gibi her türlü vergi ve kesintileri uygulamak, kamu personeli için uygulanan her türlü yaptırımlara tabi olmak,

• Güçlendirileceği gerekçesiyle kamu binalarının boşaltılması ya da onarımının istenmesi,  sokağa atılma tehdidi ve endişesi,

• Sağlık çalışanlarının emeğiyle sağlık ocaklarına alınan ya da vatandaşlar tarafından bağışlanan araç gereç ve malzemelerin, ihale yoluyla ve fahiş fiyatlarla aile hekimlerince satın alınmaya zorlanması,

• Çalıştıkları yerin kirasını, stopajını, personel ücretlerini, ısınmasını, sarf malzemelerini karşılayan aile hekimlerine sözde tüm bunları karşılasın diye verilen cari gider tutarının her geçen gün erimesi,

• Hekimi tüccar, hastayı müşteri olarak gösteren, sağlık hizmetlerini piyasalaştıran politikaların kışkırtmasıyla artık olağan hale gelen sözlü ve fiziki şiddet,

• Hizmet birimlerini sınıflandırarak çalışanlar arasında suni ayrım yapılması, eşit işe eşit ücret ilkesinin bozulması, gibi bir çok sorun yaşanmaktadır.

Aile Hekimliği Uygulaması tüm toplumu kapsayabilmiş midir?

Yine bu süre içerisinde İstanbul’da 14. yerleştirme işlemi yapılmasına rağmen çoğunluğu sosyoekonomik düzeyi düşük bölgelerde olmak üzere, 68 aile hekimliği pozisyonu doldurulamamıştır. İstanbul’un nüfusu her yıl onlarca yeni ASM birimini gerektirecek kadar arttığı halde, yeni ASM’ler açılmamış; bazı ASM’ler iptal edilmiş, nüfusları bölgedeki diğer ASM’lere paylaştırılmıştır. Bu durum ek iş yükü olarak diğer hekimlerin üstüne yıkılmıştır. Aile hekimleri her geçen gün, tam bir sıkışmışlık duygusu içine itilmektedir.

Aile hekimlerinin çalışma pozisyonu nedir?

Meslek örgütümüz Türk Tabipleri Birliği, birinci basamak sağlık hizmetlerinin kamusal bir hizmet, çalışanların da kamu görevlisi ve güvencesinde olması gerektiğinde ısrar ederken bu yönde açılan  davada; davalı Sağlık Bakanlığı, aile hekimlerinin “organik yönden kamu sağlık kurum ve kuruluşuna bağlı çalışmadığı”nı belirterek, sistemin özünü açık etmiştir. Sağlık Bakanlığı’nın davada, popülist açıklamalarında kullandığı ifadelere oldukça ters bir biçimde tutum alması “Karakolda Doğru Söyler Mahkemede Şaşar” deyişini hatırlatır niteliktedir.

Aile hekimleriyle tek taraflı yapılan sözleşmelerden alınan 2 yıllık sözleşme vergisi Maliye Bakanlığı’na yapılan tüm itirazlara rağmen aile hekimlerini özel çalışan hekim görme eğilimi nedeniyle sonuçsuz kalmıştır.

Sanal ASM’lerde çalışan aile hekimleri, çalışma mekanları için harcadıklarıyla, ödedikleri yüksek kira bedelleriyle oldukça eşitsiz çalışma koşullarına sahip olmalarına rağmen, Sağlık Bakanlığı’ndan bürokratik engeller bir yana hiç bir destek görmemişlerdir.

Aile hekimlerinin sorunları artmaktadır

Aile hekimlerinin sıkıntılarının başında giderek artış gösteren şiddet olayları gelmektedir. Sağlıksız binalarda hiçbir güvenlik önlemi olmadan çalışan aile hekimlerine karşı, Sağlık Bakanlığı’nın ASM’lere biçilen abartılı hizmet beklentilerini basın yoluyla her seferinde kışkırtır tarzdaki beyanatları, aile hekimlerine her geçen gün artan sözel ve fiziki şiddet olarak yansımaktadır.

Cari harcamalar üzerindeki denetimler, sınıflandırmalar, vergiler, laboratuvar hizmetlerindeki aksaklıklar, AHBS sistemindeki karışıklıklar ve hekimlerin 2012 yılından itibaren özel şirketlerden bu programı satın almak zorunda kalması, sistemin cilasının çok çabuk dökülmesini ve gerçek yüzünün hekimler tarafından görülmesini sağlamıştır.

Hekimlerin statüsünde bir değişiklik olmuş mudur?

Yapılan uygulamaların, beş günlük eğitimlerle verilen unvanların, hekimlerin mesleki bağımsızlığına ve toplum karşısındaki statüsüne pozitif bir katkısı olmamıştır.

Birinci basamak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, ticarileştirilmesi, hekimlerin kamu güvencesinden çıkarılması, ekip hizmetinin dağıtılmasına yönelik uygulamalara karşı hekimler ve sağlık çalışanları olarak, meslek örgütümüzle birlikte 2005 yılından beri mücadele etmekteyiz.

Toplum Sağlığı Merkezleri’nde (TSM) hekim sayısının azalması, hizmetlerin geçici görevlendirmelerle yürütülmeye çalışılması, her gün değişen bürokratik işlemler, anlamsız şikayetler, denetimlerden oluşan onlarca görevin verdiği ağır sorumluluk, bu merkezlerde çalışan meslektaşlarımızı iş yüküne boğmaktadır.

Aile hekimliğine geçişle birlikte belediyelerde verilen sağlık hizmetleri işlevsizleştirilmiş, çalışanların poliklinik hizmetleri dışındaki hizmetler formaliteye dönüşmüş, hekimlerin büyük bölümünün aile hekimliğine geçmesiyle birlikte diğer kamu kurumlarında da deneyimli hekim kaybı yaşanmış, hizmetler oldukça sınırlı bir ekiple sürdürülmek zorunda bırakılmıştır.

Verem Savaş Dispanserleri, Ana Çocuk Sağlığı Aile Planlaması (AÇSAP) Merkezleri,  başta hekim olmak üzere deneyimli kadrosunu kaybetmiş, giderek işlevsiz hale getirilmiştir.

Piyasanın Acil ve 112 hizmetleri ile imtihanı

Hastane acillerini de paralı ve katkı paylı hale getiren anlayışın 112 acil hizmetlerini de piyasanın talepleri doğrultusunda sosyal hizmet olmaktan çıkarıp yeni bir kâr alanı haline getirmesi kimseyi şaşırtmayacaktır. 112 Acil Yardım Kurtarma Hizmetleri, aile hekimliğine geçilmesiyle birlikte kadrolarını kaybetmiş, riskli birim olarak görülmemiş, fiziki koşulları çok kötü hale gelmiştir. Maliyeti düşürmek adına yeterli eğitim ve süreklilik sağlanmadan hekimsiz ambulans sistemine geçilmeye çalışılmaktadır. Halen sistemin ancak dörtte birinde hekim çalışmakta, bütün hizmet bu hekimler üzerinden yürütülmektedir. Çalışma ortamlarındaki yetersizliklerin yanı sıra, can güvenliği ve düşük gelir 112 hekimliğinin öncelikli sorunları olarak görülmelidir.

Yok sayılan Kurum Hekimleri

Tam Gün Yasası adı altında çıkarılan Torba Yasa ile, kamu kurumlarında çalışan ve maaşından başka geliri olmayan meslektaşlarımızın part-time çalışmaları da yasaklanmıştır. Aynı eğitimi alan birçok meslektaşımız arasında ücret eşitsizlikleri yaratılmıştır.

BİRİNCİ BASAMAKTA “BİRLİK İHTİYACI” VE TALEPLERİMİZ

İş güvencemiz, mesleki bağımsızlığımız, mesleki geleceğimiz için BİRLİKTEYİZ !

Birinci basamak sağlık hizmeti verilen binalar kamu tarafından sağlanmalı, çalışma barışını bozan, nitelikli sağlık hizmetlerini, iyi hekimlik pratiğini yok eden performans sisteminden ve ceza puanlarından, sınıflandırılmış birimlerden, kesintilerden vazgeçilmelidir. Çalışanların belirsizlikten uzak, geleceğinden kaygı duymadan huzurla hizmet üretebildiği, şiddetten arındırılmış bir sağlık ortamı hepimizin hakkıdır.

Bizler,

Emekliliğimize yansıyacak, insanca yaşayabileceğimiz güvenceli bir ücret,

Sürekli mesleki eğitim olanaklarının sağlandığı, mesleki bağımsızlığımızın zedelenmediği, bir hekimlik ortamı,

Herkese eşit, ücretsiz, sınıflandırılmamış bir birinci basamak sağlık hizmeti sunmak istiyoruz.

Demokratik katılımcı hekimler olarak meslektaşlarımız aile hekimlerine değil, uygulanan ucube aile hekimliği sistemine karşıyız.

ASM, TSM, 112 Acil, AÇSAP, VSD ve kamu kurum hekimleri olarak, birinci basamak sağlık hizmetlerinde yaşanacak olumsuzlukların, bütün bunların sorumlusu olan Sağlık Bakanlığı ile işbirliği içinde çözülemeyeceğini, geçtiğimiz bir yıl içinde daha çok öğrendik.

Aile hekimliği yapan hekimlerin her türlü hak kayıplarına karşı mücadele vereceği zemin tabip odamızdır.

Sorunlarımızın çözümünün, demokratik, katılımcı, müzakereci ve mücadeleci bir anlayışla, meslek örgütümüzün çatısı altında olacağını biliyoruz.

İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞYERİ HEKİMLİĞİ

İŞCİLERİN HAYATI DA HEKİMİN

EMEĞİ DE PİYASAYA EMANET…

Geride bıraktığımız süreçte çıkarılan yönetmeliklerle, İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği alanı, Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri adı altında tamamen piyasaya açıldı. Bir yandan uzun mücadeleler sonucu işyeri hekimlerinin kazandığı ekonomik özlük haklar yok edilmeye çalışılırken diğer yandan işyeri hekimlerinin mesleki bağımsızlığı işverenin insafına bırakıldı.

Türk Tabipleri Birliği’nin bu alandaki varlığı etkisizleştirildi. İşçilere işyeri hekimlerinin ayıracağı süreler düşürüldü, işyeri hekimlerinin ücretleri düşürülerek Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimi adı altındaki ticari şirketlerin birer çalışanı haline getirildi. İşveren ile işyeri hekimi arasında yapılan sözleşmelerdeki Tabip Odası Onay Yetkisi tamamen kaldırıldı.

Türk Tabipleri Birliği’nin ülkemizin en saygın üniversiteleriyle birlikte verdiği ”İşyeri Hekimliği Sertifika Eğitim Kursu” artık özel ticari kuruluşlar tarafından verilmeye başlandı. TTB tarafından 2003 yılından sonra verilen sertifikalar yok sayıldı; bu hekimler yeniden özel merkezlerde kursa gitmek ve sınava girmek zorunda bırakıldı. 2003 yılından önce sertifika alan hekimlere beş yıl geçerli yenileme eğitimleri zorunlu kılındı. Yüzlerce işyeri hekimi mağdur edildi; bu alan da özel kuruluşların kazanç kapısına dönüştürüldü.

Tam Gün Yasası, Aile Hekimliği Uygulaması sonucu birçok pratisyen hekim, ikinci görev olarak yaptığı işyeri hekimliğinden ayrılmak zorunda bırakıldı.

TTB ve tabip odalarının örgütsel ve hukuki mücadelesine karşı yönetmelik ve genelgelerin yetmediğini görenler önümüzdeki dönem için İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nu çıkarmaya çalışmaktadır.

Önümüzdeki dönem hekimlerin mesleki gelişimi açısından, TTB’nin yürüttüğü işyeri hekimliği ileri eğitim programlarının uygulanması, çeşitli iş kollarında çalışan hekimlerin çalışma koşullarının tespiti, meslek hastalıkları açısından yaşadıkları sorunların tartışılması için meslektaşlarımızla daha yoğun bir araya gelmeyi hedeflemekteyiz.           

Yakın zamanda Adana Baraj inşaatı ve Esenyurt AVM inşaat şantiyesinde somutlaşan iş cinayetleri; meslek hastalıklarının önlenmesi, daha sağlıklı ve güvenilir bir çalışma ortamının sağlanması, işyeri hekimlerinin ekonomik özlük hakları ve mesleki bağımsızlığı açısından önümüzdeki günler mücadelenin artarak devam edeceği bir dönem olacaktır.

Yürüteceğimiz hukuki mücadele yanında, bir yandan çeşitli eğitim toplantılarında işyeri hekimleri ile buluşmak, sorunlarımıza hep birlikte sahip çıkmak, diğer yandan sendika ve meslek örgütleri ile birlikte oluşturulan İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi ile mücadeleyi geniş alana yaymak en büyük amacımız olacaktır.

ÜNİVERSİTE HASTANELERİ

PERFORMANSA DAYALI ÖDEME SİSTEMİ, TIP EĞİTİMİ VE NİTELİKLİ SAĞLIK HİZMETİ SUNUMU ÖNÜNDE CİDDİ BİR ENGELDİR…

Ülkemizde eğitim-öğretim programları ve araştırma faaliyetleri planlanmadan, öğrenci sayıları ve eğitim-hizmet dengesi üzerinden akademik kadrolar oluşturulmadan, çok sayıda tıp fakültesi açılmakta ve bunun sonucunda tıp eğitiminin niteliği giderek gerilemektedir.

Tıp fakültelerinde altyapı olanakları dikkate alınmadan öğrenci kontenjanlarının artırılması sonucunda, çağdaş eğitim yöntemlerini kullanmak ve iyi bir tıp eğitimi vermek, dolayısıyla nitelikli hekim yetiştirmek olanaksız hale gelmektedir.

Tam Gün Yasası ile tıp fakültelerinde performansa dayalı ödeme sistemine geçilmiştir. Performans sistemi, tedavi endikasyonlarında genişlemeye, poliklinik muayene, cerrahi işlem ve tetkik sayısında artışa neden olmakta; öğretim üyelerini hastalara ve öğrencilere yeterli zaman ayıramayacakları, hizmet ağırlıklı bir çalışmaya zorlamaktadır.

Hizmetlerin bir ekip çalışması içinde yürütüldüğü tıp fakültelerinde, performans sistemi uygulaması, öğretim üyeleri, asistan ve uzman hekimler, hemşire ve diğer sağlık çalışanlarının hak ettikleri ücreti alamamalarına neden olmakta, yaratılan ücret eşitsizliği ile çalışma barışı bozulmaktadır.

Sağlıkta Dönüşüm Programı çerçevesindeki politikalar ile kamusal finansal desteği önemli ölçüde azaltılan üniversite hastanelerinin, önümüzdeki dönemde,  temel işlevleri olan eğitim, araştırma ve nitelikli sağlık hizmeti sunumundan giderek uzaklaşması ve kamusal hizmet yerine kâr amacını ön planda tutan birer “sağlık işletmesi” konumuna getirilmesi  planlanmaktadır. Tıp fakülteleri; eğitim ve bilimsel araştırmanın yapılabildiği, hasta bakım hizmetlerinin yeterli süre ayrılarak nitelikli düzeyde sunulabildiği, sağlık çalışanlarına özlük haklarının tanındığı ve emeğinin karşılığının çalışma barışını bozmadan maaş olarak ödendiği, iş güvencesi ve akademik özgürlüğün olduğu kurumlar olmalıdır.

Tıp fakültelerinde, öğretim üyeleri de dahil olmak üzere tüm sağlık çalışanlarını sözleşmeli çalışma sistemine geçirecek olan düzenlemelerle ilgili hazırlıklar terk edilmeli; tüm sağlık çalışanlarına özlük haklarının tanındığı, emeklerinin karşılığının maaş olarak ödendiği, güvenceli bir çalışma ortamı sağlanmalıdır.

Üniversite hastanelerinin idari olarak Sağlık Bakanlığı’na bağlanması ve piyasa yönelimli hizmet anlayışına geçmesi başta olmak üzere, tıp fakültelerinin temel görevinin eğitim ve araştırma olduğunu dikkate almayan, üniversitelerin bilimsel ve idari özerkliğini göz ardı eden her türlü uygulamadan vazgeçilmelidir.

Sağlık Bakanlığı ile Tıp Fakülteleri arasındaki ortak protokollerle yapılan keyfi uygulamalar, yandaş kadrolaşmanın önünü açmaktadır.

663 SAYILI KANUN HÜKMÜNDEKİ KARARNAME

EĞİTİM VE ARAŞTIRMA İLE DEVLET HASTANELERİ KAMU HASTANE BİRLİKLERİNE DÖNÜŞEREK BİRER PİYASA AKTÖRÜ HALİNİ ALMAKTADIR

663 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın son evresi tamamlanmış ve eğitim ve araştırma ile devlet hastanelerinin birer ‘işletmeye’ dönüşmesi yolundaki kurumsal değişim gerçekleşmiştir. Bu hastanelerin bağlı olduğu Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü lağvedilmiş; tüm hastaneler gelir ve gideri ayrıca (Genel Bütçeden ayrı) tanımlanmış, ‘bağlı kuruluş’ adı altındaki Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’na bağlanmıştır. Bu kurumun taşra teşkilatı olarak da Kamu Hastaneleri Birlikleri kurulmuş, eğitim hastaneleri de bu birliklerin/holdingin gelirlerinin büyük kısmının elde edileceği ana şirketler olarak kurgulanmıştır.

Maliyet odaklı bu işletmelerde esas hedef, daha çok gelir elde etmek ve gideri az tutmaktır. ‘Etkinlik/verimlilik’ olarak tanımlanan bu hedefi gerçekleştirmek için, kurum başkanı başta olmak üzere tüm yöneticilerin kurumsal hedeflere göre belirlenmiş ‘bireysel performans hedeflerini’ tutturmaları şartı getirilmiştir. Buna göre hedefleri tutturamayan yöneticilerin, alt kadrosundaki tüm elemanlarla birlikte görevine son verilmesi söz konusu olacaktır.

Kamu Hastane Birliği’nin başında dört yıllık lisans mezunu, sekiz yıllık iş tecrübesi (kamu/özel) olan Genel Sekreter; hastanenin başında ise dört yıllık lisans mezunu, beş yıllık iş tecrübesi olan Hastane Yöneticisi olacaktır. Klinikler, artık şefler tarafından değil; bir gecede pozisyonları gasp edilerek eğitim görevlisine dönüştürülmüş olan şef veya şef yardımcıları arasından, hastane yöneticisinin bir yıllık süre için atayacağı eğitim sorumlusu ve uzmanlar arasından seçeceği idari sorumlu tarafından yönetilecektir.

Bakanlık, KHK’de sadece hastane yöneticisinin idari ve eğitim sorumlusunu belirleyeceği hükmünü de kaale almadan yasada tanımlanmamış yetkiyi genelge ile başhekime vermiş ve henüz Kamu Hastane Birliği’ne dönüşmemiş olan eğitim hastanelerinde eğitim ve idari sorumlularının atanmasına başlanmıştır.  Bu genelgede aynı branştaki klinikler tek bir yapıya dönüştürülmüş, eğitim görevlileri bu tek klinikte çalışmaya başlamışlardır. Eğitim sorumlusu sadece eğitim programını yapmak, yürütmek ve denetlemekten sorumlu iken; uzmanlık eğitiminin önemli bir parçası olan sağlık hizmetlerinin sunumunu düzenlemek de idari sorumluya verilmiştir. Eğitim ve sağlık hizmet sunumunda ortaya çıkabilecek uyumsuzluğu gidermek de esas hedefi finansman dengesini sağlamak olan hastane yöneticisine düşmektedir.

Genel Sekreter, Hastane Yöneticisi ve bunların hiyerarşik olarak alt kademelerinde bulunan başkanlar, başhekim ve müdürler belirli bir süre için sözleşmeli olarak çalışacaklardır.

Eğitim hastanelerinde sağlık hizmeti üretiminin uzmanlık eğitimin ihtiyaçlarını önceleyecek şekilde yapılandırılması esastır. “Klinik Şefliği” modeli ve eğiticiler arasından seçimle belirlenen Eğitim ve Planlama Koordinasyon Kurulu’nun varlığı, uzmanlık eğitimi/hizmet üretimi arasındaki dengeyi sağlamak üzere oluşturulmuştur. Ancak bu modelin maliyet odaklı çalışan, verimlilik ve etkinliğin esas olduğu işletmede yeri yoktur ve yok edilmiştir.   

Sağlık piyasasını düzenleyen bir yapı olarak çalışmayı hedefleyen Sağlık Bakanlığı, tüm organlarını buna göre kurgulamıştır. Bu durumda ‘piyasa aktörü’ olarak rekabetçi işletmelere dönüşen eğitim hastanelerinde eğiticiler başta olmak üzere hiçbir görevlinin güvencesi yoktur. Piyasanın kendi kuralları içinde çalışan işletmeye, daha çok ‘müşteri-talep’ hasta bulmak, bu hastalıklara olabilecek en düşük maliyetle tanı koymak ve tedavi etmek, dolayısıyla çalışanları daha düşük ücretlerle daha çok çalıştırmak esastır. Esnek çalışmak, birlik hastanelerinde ihtiyaca göre değişen saatlerde çalışmak, bunun için de ‘personel hareketlerini’ gerçekleştirmek ve istihdam fazlasını ortadan kaldırmak; bu işletmenin doğal davranışları arasında yer alacaktır. Çalışan ücretlerinin nasıl bir seviyeye geleceği de sabit döner sermaye düzenlemesi ile aslında şimdiden belirlenmiştir.

Bu düzenlemelerin, çalışanların ücret ve çalışma koşullarında halen var olan ve daha da artacağı açık olan olumsuzlukların yanı sıra, hasta güvenliğini de tehdit edeceği ortadadır. Mesleki etik ilkelerin ortadan kalktığı bir sürece doğru hızla gidilmektedir. Bu atmosferin kısa vadede uzmanlık eğitimini; uzun vadede de etik ilkeleri işletme/piyasa ahlakına göre şekillenen uzmanlar sayesinde ülkenin sağlıktaki geleceğini tehdit edeceği ortadadır.

Son olarak 17 Ocak 2011 tarihinde çıkarılan Atama-Nakil Yönetmeliği eğitim araştırma hastanelerindeki uzman hekimlere yine sürgün yollarının açılacağını göstermektedir.

Bu durum, başta yasal güvence altında olduğunu varsaydıkları varlıkları bir gecede yok edilen, gerek sınav gerekse atama yöntemi ile göreve gelmiş olan şef ve şef yardımcılarının, bu pozisyonlara gelmek üzere hazırlanan başasistan ve uzmanların ve uzmanlık eğitimi almak için zorlu bir maratondan geçen asistanların topluca karşı koymaları ile engellenebilir/durdurulabilir. Sağlıkta Dönüşüm dedikleri yıkım sürecinin vardığı/varacağı noktanın  berraklaştığı bu “an” tepki göstermek için en uygun “an”dır.

Bir yıllık geçiş süreci sonunda kurulacak olan Kamu Hastane Birlikleri sonrasında, durumun daha da zorlaşacağı ortadadır. Demokratik Katılım Grubu olarak kamu hastanelerinin Kamu Hastane Birlikleri’ne dönüştürülerek sağlık piyasasına yeni aktörler olarak katılmalarına ve ‘piyasanın/sermayenin’ biz hekimleri ve hekimlik değerlerini esir almasına karşı çıkacağız.

ASİSTAN HEKİMLER

BİZ ASİSTAN HEKİMLER; ŞİDDETTEN ARINDIRILMIŞ BİR SAĞLIK ORTAMI, NİTELİKLİ EĞİTİM, İNSANCA ÇALIŞMA VE YETERLİ ÜCRET İÇİN MÜCADELE ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ

Sağlık alanındaki son düzenlemeler asistan hekimler açısından da ciddi sıkıntılar getirmektedir. Asistan hekimler özlük haklarını yok sayan, performans dayatmasıyla meslek onurunu lekeleyen, uzmanlık eğitimini hizmete feda edip nitelikli hekim yetiştirilmesinin önündeki en büyük engel olan “Sağlıkta Dönüşüm”e karşı duracaklarını çeşitli biçimlerle göstermişlerdir. Asistan hekimlerin “harekete geçtikleri” bir dönem olarak yaşanan geçtiğimiz günlere damga vuran Dokuz Eylül Asistan grevi ve bunu takip eden yurt çapındaki asistan eylemleri, mesleğimiz ve sağlık hakkımız için sürdürülen mücadeleye güç katmıştır. Sağlıkta Dönüşüm ile hekimleri de piyasa koşullarına uygun hekimlere dönüştürmeye çalışan hükümet, genç hekimlerden ummadığı bir yanıt almıştır.

Asistan hekimlerin sağlık hizmeti vermelerinin ön şartı iyi bir eğitim almalarıdır. Eğitimler mesai saatlerinde yapılmalıdır; kliniklerde eğitici başına düşen asistan sayısı verilen eğitimin verimliliği gözetilerek (makul bir sayıda) belirlenmelidir. Her uzmanlık dalı için çekirdek eğitim programı oluşturulmalı, asistan hekimler Tıpta Uzmanlık Kurulu’nda yer almalı, eğitim müfredatının oluşturulmasında söz sahibi olmalıdırlar. Asistanların kongrelere katılım masrafları eğitim kurumlarınca karşılanmalıdır.

Asistan hekimlerin görevlerini belirleyen bir iş tanımlaması yoktur. Bu tanımsızlık asistanların keyfi şartlar ve sürelerle çalıştırılmasına yol açmaktadır. Asistan hekimlerin görev tanımını net bir şekilde ortaya koyan ve sorumluluklarını uzmanlık eğitim süresi boyunca geçirilen yıllara göre belirleyecek bir yasal düzenleme yapılmalıdır.

Asistan hekimler kesintisiz olarak 33 saate varan sürelerde çalıştırılmaktadır. Toplam çalışma süresi haftada 110 saati geçmektedir. Bir hekimin aralıksız olarak bu sürelerde çalışması her şeyden önce halk sağlığı açısından bir tehdit oluşturmaktadır. Asistan hekimlere nöbet ertesi izin hakkının sağlanması ve çalışma sürelerinin haftalık 56 saat, ayda 220 saat ile sınırlandırılması gerekmektedir.

Yabancı uyruklu asistanlar, diğer asistan hekimlerle aynı işi yapmalarına rağmen bunun karşılığında hiçbir ücret almadıkları gibi, sosyal güvenceleri olmadan çalıştırılmaktadırlar. Emek sömürüsünden başka bir anlamı olmayan bu uygulamanın, bir an önce sonlandırılması, insanca yaşayacak ücretlerle ve güvenceli olarak çalışmaları sağlanmalıdır.

Mecburi hizmetin devam etmesi, özellikle mecburi hizmeti bitirdikten sonra, tayin aşamasındaki kısıtlamalar hekimlerin geleceğini belirsizleştirmekte, mecburi hizmet süresini fiilen iki katına çıkarmaktadır. Tıp fakültesi diplomalarının ve uzmanlık belgelerinin gasp edilmesi insan haklarına aykırıdır. Mecburi hizmet gibi askeri dönemin ürünü olan uygulamalardan vazgeçilip TTB ile diyalog kurarak hekimlerin gönüllü olarak çalışacakları özendirici tedbirler hayata geçirilmelidir.

Hali hazırda eğitim sonunda hak kazanılan diplomalara el konulmakta ve hak gaspı yaşatılmakta iken son kanun hükmünde kararname ile mecburi hizmet karşılığı senet uygulaması gündeme getirilmiştir. Asistanlık süresince verilen hizmetlerin görmezden gelinerek zorunlu hizmeti dayatmak amacıyla yapılan bu uygulama kabul edilemez. Yine kararnamede yer alan aile hekimliği uzmanlığı konusundaki düzenlemeye göre uzaktan eğitimle, asistanlık yapmadan uzman olmanın önü açılmaktadır. Hem teorik hem pratik bir eğitim süreci olan uzmanlaşma döneminin uzaktan eğitimle gerçekleştirilmesi mümkün değildir.

Sağlık sisteminde yaşanan tüm aksaklıkların sorumluluğu hekimlerin üstüne yıkılmaya çalışılmaktadır. Neredeyse her gün ülkenin dört bir yanından meslektaşlarımıza yönelik şiddet haberleri gelmektedir. Halkı hekimlere karşı kışkırtan söylemlerin ve politikaların terk edilmesi ve mesleğimizi güvenle icra edebileceğimiz bir ortamın sağlanması bizim için hayati bir taleptir. Sağlık çalışanlarına yönelen şiddet, kamu davası olarak görülmeli ve caydırıcı bir biçimde cezalandırılmalıdır.

Hekimlik, onurlu ve saygın bir meslektir. Çoğu zaman maddi olarak değer biçilemeyecek mesleki uygulamalarımızı puan yöntemiyle ücretlendirmeye çalışmak yanlıştır. Mesleğimizi küçük düşüren çarpıtmalarla dolu para tartışmalarına ve performans uygulamasına son verilmesi; hekimlere insanca yaşamaya yetecek, emekliliğe yansıyacak ücret ödenmesi gerekmektedir.

Demokratik Katılım Grubu, önümüzdeki dönemde de benzeri mücadeleleri sürdürmek için; paranın doktoru olmayı reddeden, mesleğine, halkın sağlık hakkına ve geleceğine sahip çıkan genç hekimlerin adresidir. Bütün taleplere hep birlikte sahip çıkmak için genç meslektaşlarımızı meslek odamızda daha fazla sorumluluk almaya davet ediyoruz.

ÖZEL HEKİMLİK

CİRO BASKISINA, ÖDEMELERDEKİ SORUNLARA, SAĞLIK PATRONLARIYLA YAPILAN MUTABAKATLARA, MUAYENEHANELERE GETİRİLEN AKIL DIŞI EK KOŞULLARA KARŞI MÜCADELESİ DEVAM EDEN ÖZEL HEKİMLERİN YANINDAYIZ…

Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın bir ürünü olarak hekimlerin demografik dağılımları da değişmiştir. Kamudan özele doğru değişen bu yeni durumda, İstanbul’da özel hastane sayısı 160’a yükselmiş ve Tabip Odası’na kayıtlı 30.940 hekimin yaklaşık %58’i özel sağlık sektöründe çalışır hale gelmiştir. Aile hekimliği de yarı özel hekimlik haline getirilmiştir. Kamuda çalışan hekimleri bekleyen de memur statüsünden, kamu özel ortaklıkları-kamu hastane birliklerinin hayata geçmesi ile sözleşmeli olarak çalıştırılmalarıdır. Zaten şu anda da performans sistemi ile fiilen özelde çalışan “ücretli hekim” halini almışlardır. 

Özelde hekimlik, özel hastane, tıp merkezi, dal merkezi, muayenehane, vakıf üniversiteleri, okul, kurum doktorluğu, aile hekimi, laboratuarlar, görüntüleme merkezleri, taşeron hizmetler, işyeri hekimliği, belediye hekimliği, acil ve ambulans hizmetleri, vakıflar, dernekler, spor kulüpleri, danışmanlık, ilaç sektörü, güzellik merkezi, sigorta şirketleri gibi geniş bir yelpazeye yayılmıştır. Sağlıkta dönüşüm, piyasalaşma ve ticarileşme sağlık hizmet sunumunu değiştirmiştir.

Hekimler artık “ücretli çalışan” konumundadır. Sosyal, demokratik, özlük haklarda yaşanan kayıplarla gelinen son durumda hekimliğin artık bir “ücreti” vardır. Hekim emeğini ucuzlatmak ve değersizleştirmek üzerinden yürütülen çalışmalar sonucu, sağlık çalışanları düşük ücretlerle fazla ve esnek çalışmaya zorlanmakta; muayenehane, laboratuar ve tıp merkezlerinde mesleklerini serbest olarak icra eden hekimlerin çalışma hakkı ellerinden alınmaktadır.

Tam Gün Yasası ile kamuda çalışan hekimlerin özelde çalışmasının yolu kapatılmıştır. Hekimlerin serbest çalışma hakları her alanda gasp edilmektedir. Muayenehaneler, görüntü merkezleri ve tıbbi laboratuarlar her gün kapanma tehdidi ile karşı karşıyadır.

Hekimler artık güvencesiz çalışmaktadır. Özelde ve kamuda hekime “sözleşmeli personel” statüsü verilmektedir.  Esnek çalışma koşulları dayatılmakta, hekimlik taşeronlaştırılmaktadır. Kadro uygulaması ile hekimlerin çalışma hakları sağlık müdürlüklerinin insafına bırakılmıştır.

Hekimin emeği ucuzlatılmış, değersizleştirilmiştir. Hekimlerin nerede, hangi koşullarda çalışacağı, ne kadar ücret alacağı tek elden, Sağlık Bakanlığı ve OHSAD arasında yapılan mutabakatlar ile belirlenmektedir. SUT uygulamalarında hekim emeği ve hak edişi muayene dışında yer almamaktadır.

Özelde çalışan hekimlerde işsizlik başlamıştır. Kadro politikasıyla artan işsizlik oranları ithal hekim uygulaması ile daha da artacaktır.

Özelde de hekimlik hizmetleri niteliksizleştirilmektedir. Ciro baskısı ile hekimlerin hastalara ayırdıkları süre azalmıştır,

Özel sağlık hizmetlerinde tekelleşme hızlanmış yaygınlaşmıştır. Büyük özel hastaneler küçükleri, tıp merkezlerini, poliklinikleri, laboratuarları yutmakta, yerlerini büyük hastane zincirleri almaktadır. Bu zincirler de artık uluslararası tekellere katılmaktadırlar. 

Yapılanlar, halkın daha nitelikli bir sağlık hizmeti almasından, hekimlerin ekonomik, sosyal ve güvenli çalışma koşullarını oluşturmaktan çok, sağlık alanına yatırım yapan sermayenin çıkarlarını korumak ve kar etmesini artırmak yönündedir.

Özel hastanelere getirilen kadro kısıtlamaları, taksi plakası gibi satılan, devredilen kadrolar hekimlik onurumuza bir saldırıdır.

KAMUSAL ANLAYIŞIN TERK EDİLDİĞİ BİR ORTAMDA, ÖZEL HASTANE TEKELLERİNE KARŞI; MUAYENEHANE HEKİMLİĞİ

Muayenehane hekimliği, hekimlerin tercihi olabildiği gibi bazen de bir zorunluluk olabilmektedir. Tahammül edilemez kamu idarecisi baskısı ya da özel hastane ciro baskısına karşı hekimlerin tek çıkışı muayenehaneler olabilmektedir. Hekim istihdamını piyasanın talepleri doğrultusunda kamuda kısıtlayan, sağlık hizmetinin kamusal niteliğini neredeyse bütünüyle terk eden bir sağlık programının uygulandığı mevcut durumda muayenehaneler, bağımsız meslek faaliyetini tercih eden hekimlerin, kendi alanlarındaki bilgilerini, planladıkları zaman diliminde, tıp ilkelerine uygun biçimde icra ettikleri yerlerdir. Sağlık Bakanı’nın hekim ücretlerini düşürmek için hastane patronlarıyla protokol imzaladığı bir ülkede hekimlerin emekleri üzerindeki inisiyatiflerini korumakta sendikal bir mücadele öncelikli olmakla birlikte muayenehane açabilme hakkı da önemli bir yer tutmaktadır. Hekim seçme özgürlüğünü özel-kamu işletmelerinde kutsayan anlayışın, muayenehane hekimlerine akıl dışı koşullar dayatması, hekim seçme özgürlüğünü yok sayması önemli bir çifte standarttır. Anayasa’nın 48. Maddesindeki “çalışma ve sözleşme hürriyeti” sadece muayenehane hekimliği için görmezden gelinmektedir.

ÖZEL HEKİMLİK, MUAYENEHANE VE LABORATUARLARLA İLGİLİ TALEPLERİMİZ

Yeni laboratuar, müessese, tıp merkezi ve polikliniklerin açılmasını olanaksız hale getiren ve “Planlama” olarak tanımlanan keyfiyete dayalı bu uygulamadan vazgeçilmesi,

Açılmış muayenehanelerin kapatılmasını, çalışmayı zorlaştıracak akıl dışı ek koşulların getirilmesini, açılmayı zorlaştırıcı, engelleyici hükümleri kabul etmiyoruz.

Tıp ve Dal merkezlerinin ağırlaştırılmış yeni mevzuata göre 2013 yılında kapatılması ile birlikte hekim emeğiyle sürdürülen bu merkezler, büyük sağlık sermaye gruplarının ucuz emek gücü haline gelecektir. 

Çağdaş, demokratik ve modern ülkelerde olduğu gibi muayenehanelerin açılması ve denetlenmesinin tabip odalarının ve uzmanlık derneklerinin görüşü doğrultusunda, meslek kuruluşlarının da içinde yer alacağı kurullarla yapılmasını savunuyoruz.

Demokratik Katılım Grubu, evrensel hukuk, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarının tek tek çiğnendiği bir ortamda; demokratik, özlük haklarımızın savunulmasına yönelik olarak özel hekimlik alanında yıllardır sürdürdüğü mücadeleye devam edecektir. Önümüzdeki dönemde de başta özel sağlık alanında yaşanan “nitelikli/sistematik ücret gaspı” olmak üzere meslektaşlarımızın hak kayıplarına dair, onlarla birlikte karşı durmak önceliğimiz olacaktır.

Geçtiğimiz dönemde Özel Hekimlik Komisyonu çalışmaları oda bünyesinde ağırlığını arttırmış ve Özel Hekimlik Bürosu kurularak faaliyete geçmiştir.

Türkiye’de özelde çalışan tüm hekimlerin demokratik ve özlük hakları için, seslerinin daha gür çıkması amacıyla Odamız öncülüğünde kurulan TTB Özel Hekimlik Kolu ile birlikte, özelde çalışan tüm hekimleri kucaklamaya ve onların sesi olmaya devam edeceğiz. Sosyal, özlük ve demokratik haklarımızı korumak, kaybedilenleri geri almak ancak uzun soluklu ve örgütlü bir mücadele ile mümkündür. Biliyoruz ki “birlikte” her şey mümkündür.

MECBURİ HİZMET

NE İÇİN? TOPLUMUN GEREKSİNİMLERİ Mİ PİYASANIN İHTİYACI MI?

Devlet Hizmet Yükümlülüğü’nün hekim bulunmayan yerleşim yerlerine hekim tayini amacıyla çıkartıldığı söylense de, büyük şehirlerdeki sağlık hizmeti idaresinin başarısız olduğu yerleri tamamlayıcı kadroların oluşturulması amacıyla kullanıldığı süreç içinde ortaya çıkmıştır.

Özel sektöre yatırım alanı haline getirilen ülkenin “yeterli kar ettirmeyen” bölgelerinde açığı kapatmanın yolu hekimlere bir türlü bitmeyen mecburi hizmet olmaktadır. Verem Savaş Dispanserlerine yapılan mecburi hizmet atamalarında olduğu gibi kadro karşılığı bile olmayan yerlere atanan, çalışma yeri ve aylık geliri belirsiz olan, her gittiği yeni geçici görevlendirme biriminde karşılaştığı sorunları kendi olanaklarıyla çözmesi beklenen hekimlerin büyük bir çoğunluğunu Devlet Hizmet Yükümlüsü olarak çalışan meslektaşlarımız oluşturmaktadır.

Hekimlik mesleğini sürdürmeye çalışırken karşısına çıkan sorunlarla boğuşmaktan bunalan ve uzmanlık eğitiminde gittikçe daralan kadrolara yerleşmek için istifa yolunu seçen hekimlerin sayısı azımsanmayacak ölçüdedir.

İstanbul Tabip Odası olarak, ilimize yeni atanan Devlet Hizmet Yükümlüsü hekimlerle, göreve yeni başladıkları bu süreçte bir araya gelmek, yaşanan sorunları ve çözüm yollarını birlikte değerlendirmek amacıyla kuraların ertesinde Mecburi Hizmet Zirvesi adı altında buluşmalar gerçekleştirmeye devam edeceğiz.


TEMEL İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ GÜVENCE ALTINA ALINMALIDIR…

Ülkemizde 12 Eylül darbesinden beri, sermayenin önündeki tüm engelleri kaldırmayı hedefleyen liberal politikalar, toplumda eşitsizliğe, adaletsizliğe ve örgütsüzlüğe yol açmıştır. Bu politikaların sadık savunucusu olan mevcut iktidar, eşitsizliği ve yoksulluğu artırırken, dış politikada da tamamen emperyalist politikalarla uyum içinde çalışmaktadır. ABD’ye yaslanarak Büyük Ortadoğu Projesi’nde ve diğer egemen güç ilişkileri içerisinde kendisine biçilen rolü oynamakta, insanlarımız ve insanlık yararına politikalar üretememektedir.

Yanı başımızda komşumuz  Irak’ta insanlık dışı bir işgal/savaş yaşanmış, yüzbinlerce insan yaşamını yitirmiştir. Aynı senaryonun Suriye’de sahneye konmak istenmesi ve hükümetin bu konudaki tutumu endişe vericidir. Ülkemizin ya da başka ülkelerin savaş ortamına sürüklenmeleri yönündeki politikalardan uzak durulmalıdır.

Gözaltı, tutuklamalar, F tipi cezaevleri, özel yetkili savcılar, özel yetkili mahkemeler, özel yetkili gazeteciler… Sesini çıkaranın, hakkını arayanın, demokratik haklarını kullananın karşısına dikilen, muhalif sesleri susturmak, toplumsal mücadeleleri bastırmak isteyen bir iktidar… Parasız eğitim isteyene cezaevi yolunun gösterilmesi, köyünde HES yapılmasını istemeyene, emeği için direnen işçilere açılan davalar, sendikacıların aldığı cezalar…

Özgürce yazmak ve konuşmak isteyen gazetecilere dönük yıllar süren tutuklamalar, işten atmalar… Hrant Dink’in katillerine hediye gibi kararlar…

Seçilmiş milletvekillerini, belediye başkanlarını hapiste tutma hoyratlığı… Kürt sorununda demokratik bir çözümün önünü tıkamak için yapılan dalga dalga tutuklamalar…

Ürettiği çaya, derelerine sahip çıkan Hopalılara panzerle, copla, gazla saldırılması, Metin Lokumcu’nun katli, yetmezmiş gibi bu zorbalığa direnen halkın eşkıya ilan edilmesi…

Uludere’de katledilen çoğu çocuk, yoksul Kürt köylüleri için hala bir özür dilenmemesi ve sorumluların ortaya çıkarılmaması…

Tuvale yapılan resmin, dergiye çizilen karikatürün, yürekten fışkıran şiirin “terör” sayılması…

Her muhalifin tutuklanma tehdidi altında olması… Bugün adaletsizliğin hüküm sürdüğü bu tabloyu görmemek, duymamak, hissetmemek, kayıtsız kalmak mümkün değil.

İşte böyle bir ülkede demokrasi, özgür düşünce, laiklik ve insan haklarını savunan bir meslek örgütü olarak bütün bu baskıcı uygulamalara karşı, dost meslek örgütleri, odalar, sendikalar, demokratik kitle örgütleriyle ve tabi ki bütün meslektaşlarımızla birlikte  mücadeleye devam etmeyi savunuyoruz.

Düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki tüm engellerin kaldırılması gerektiğini; din ve vicdan özgürlüğünü sonuna kadar savunuyoruz. Ancak “din ve vicdan özgürlüğü” adı altında kendisi dışındaki tüm inançları, düşünce biçimlerini baskılama, sindirme, yok etme çabalarını kabul etmiyor, “dindar ve kindar” nesiller yetiştirme projesini son derece tehlikeli buluyoruz.

Ülkemizde dini ve milleti temel alan egemen ideolojinin, kendisi gibi olmayan tüm insanları ötekileştirerek yok saydığını, yok etmeye çalıştığını, hatta yok etmeyi meşru saydığını görüyoruz.

Gerici  politikalar sonunda yaşanan Sivas katliamı, Hrant Dink’in öldürülmesi gibi olayların ülkemizin sadece dününü ve bugününü değil; geleceğini de karartacağından endişe ediyoruz.

Çatışma ve ötekileştirmeyi değil, Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez, Alevi, Hıristiyan, Süryani, birçok farklılıklarımızla birlikte, barış içinde, kardeşçe yaşamayı savunuyoruz. Hekimliğe ve insanlığa yakışanın da bunlar olduğunu söylüyoruz..

On yıllardır binlerce cana ve milyarlarca dolar askeri harcamaya yol açan Kürt sorunu, barış içinde birlikte yaşama temelinde çözülmeli;  ölümler ve annelerin feryadı durmalıdır.

Kürt sorununun çözümü için silahlar susmalı, bölgedeki siyasetçilere yönelik tutuklamalar ve davalar sona ermeli, demokratik kanalların önü açılmalıdır. Irkçı ve linççi zihniyete dayalı yönetme biçimleri, bir devlet politikası olmaktan çıkarılmalıdır.

Adalet sistemi, tüm toplumsal muhalefete rağmen, tutukluluk gibi yaşatılan gözaltı süreleriyle cezaevlerinde kapasitenin çok üzerine çıkmasına neden olmaktadır. Bir ülkenin sağlık sistemi kadar demokratlığı da  cezaevleri ile sınanabilir.

Sosyal izolasyona neden olan, insanca yaşam için gerekli koşullardan yoksun, sağlığa erişimin engellendiği cezaevleri bir insanlık ayıbı olmaya devam etmektedir. Ülkemiz ve yurttaşlarımız bu adalet ve sağlık sistemine mahkum değildir.

Çocuklar bir yandan hakları nedeniyle uluslararası protokollerle korunmaya çalışılırken diğer yanda ulusal uygulamalarda cinslerine ve etnik kökenlerine bağlı ayrımcılığa tabi tutulmaktadır.

Adalet sistemi içinde benliklerini yok eden uygulamalara maruz kalan çocuklar, cinsel nitelikte de olmak üzere şiddet görmektedirler. Hekimler olarak, çocukların toplumsal geleceğimizin özneleri olduğu gerçeğini  vurguluyor; hükümetin, harçlık parası için yola çıkan çocukları bombalamaya, çocukları suçlu ilan edip cezaevlerine doldurmaya, kız çocuklarının eğitimine göz dikmeye, çocukları zorla evlendirmeye, çocukluklarını yaşayamadan çıraklık adı altında ucuz iş gücü olarak görmeye son vermesini bekliyoruz.

Ülkemizde giderek artan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerine rağmen; bu konuda kanun hazırlayan mevcut iktidarın başbakanının  kadınların erkeklerle eşit olmadığını savunması kabul edilemez.

Kadının, sosyal alanda karar mekanizmalarından dışlanması, ucuz iş gücü olarak değerlendirilmesi, ”en az  üç çocuk yapan”, ev içi emeği hiçe sayılan aile politikalarına mahkum edilmesi, emeğinin güvencesizleştirilmesi toplumsal cinsiyet ayrımcılığıdır.

Kadınları ölüme sürükleyen cinsiyetçi şiddet iktidarına karşı, eşit ve özgür bireyler olmanın bir lütuf değil, ”hak” olduğunu savunuyoruz.

Biz hekimler tüm dünyada ve ülkemizde işkence, kötü muamele ve şiddet uygulamalarını reddediyoruz.

Her yerde ve her zaman silaha, savaşa, kan dökülmesine, militarizme, ırkçılığa, gericiliğe, bağnazlığa karşı duruyoruz

Demokratik, laik, çağdaş, bağımsız bir ülkede barış ve kardeşlik içinde bir arada yaşamak, temel insan hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesi, eşitlik ve adalet hepimizin hakkıdır diyor, böylesi bir toplumsal yapılanma istiyoruz.

MESLEKİ GELECEĞİMİZ KENDİ ELLERİMİZDEDİR!

Mesleğe başlarken hasta ve toplumun sağlığını baş görev sayacağına, hekimlik mesleğinin onurunu sürdüreceğine, baskı altında kalsa bile tıbbi bilgilerini insanlık değer yasalarına karşı kullanmayacağına açıkça, özgürce and içen bizler değerlerimize sahip çıkmaya devem edeceğiz. Hastaneleri ticarethaneye, birer şirket hastanesine dönüştüren, sağlığı piyasalaştıran, kamu sağlık kurumlarını özelleştiren uygulamalar esasında hekimlik mesleğini dönüştürmektedir. Hekimlik mesleği her zamankinden daha fazla değersizleştirilmiştir. Oysa hekimlik değerlidir! Bu değere sahip çıkmak ve gelecek nesillere iletmek de hepimizin borcudur.

Kamu ve kişi yararına uygulanması gereken hekimliği kar amacıyla yapılan bir iş haline dönüştüren anlayış, uzun vadede niteliksiz ve eksik yetişmiş hekimler, tedavileri eksik ya da yanlış yapılan hastalar ve astronomik sağlık giderlerinden beli bükülmüş ekonomik sistemden ibaret bir hüsran tablosu yaratacaktır.

Hastalarımıza yeterli süreyi ayırabileceğimiz, mesleki gelişimimizi sürdürebileceğimiz bir çalışma, insanca yaşayabileceğimiz güvenceli bir ücret, mesleki bağımsızlığımızı koruduğumuz, iyi hekimlik ilkeleri doğrultusunda nitelikli sağlık hizmetini sunabildiğimiz bir sağlık ortamı talebimizi bir kez daha yineliyoruz.

Böylesi bir sağlık ortamında hekimler ve sağlık çalışanları için tek tek, bireysel çıkış yolları  kalmamıştır. Hastanelerimizde, sağlık birimlerimizde kuracağımız, Hekim Meclisleri, Sağlık Çalışanları Meclisleri ve tüm ülkede filizlenmeye başlayan Sağlık Hakkı Meclisleri önümüzdeki dönemin mücadele organları olacaktır. Hekimlerin sağlık hizmetinin niteliğine, emeklerine ve çalışma özgürlüklerine sahip çıkma mücadelesi ile sağlık hakkına sahip çıkacak yurttaşların taleplerini buluşturacak bu meclislerin, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı değiştirmekte önemli bir rolü olacaktır.

Bizler, hepimiz, hep birlikte aydınlık bir gelecek için mücadele etmeye devam edeceğiz.


İYİ VE ONURLU HEKİMLİK MÜCADELESİNDE SON İKİ YILIN GÜNCESİ

İstanbul Tabip Odası yönetiminde olan Demokratik Katılım Grubu olarak, Hükümetin Sağlıkta Dönüşüm adı altında uyguladığı yıkım programına karşı etkin, bütünlüklü bir mücadele yürüttük. Hekimler olarak yaşadığımız hak kayıplarına, mesleğimizin itibarsızlaştırılmasına, hekime yönelik şiddete ve sağlık alanının ticarileştirilmesine karşı yürüttüğümüz mücadelede öne çıkan etkinlikler şunlar oldu:

Asistan hekimlerin 33 saat kesintisiz çalışma, uzmanlık eğitiminde yaşanan sıkıntılar, nöbet ertesi izin hakkı gibi öne çıkan sorun ve talepleri uzun süreli bir kampanya üzerinden dile getirildi.  “Asistanlar Mağdur, Hastalar Yasta, Hastanemiz İflasta” başlığıyla; hastanelerde asistan hekim eylemleri yapıldı.

13 Şubat 2011’de “Asistan Hekim Köle Değildir” çağrısıyla Taksim’de kitlesel bir basın açıklaması gerçekleştirildi.

15-16 Ekim 2011 tarihlerinde yapılan Asistan Hekim Kurultayı’na evsahipliği yapıldı.

13 Mart 2011’de İstanbul’dan 60 otobüsü dolduran 3000 kişilik hekim kitlesiyle TTB tarafından düzenlenen Çok Ses Tek Yürek mitingine katılındı.

20 Mart 2011 Pazar günü Ankara mitinginin kitleselliğini ve coşkusunu İstanbul’a taşıyan coşkulu ve kitlesel bir Tünel-Taksim yürüyüşü, “Mesleki Onurumuz ve Geleceğimiz İçin Yürüyoruz” başlığı altında yapıldı.

2011 Mart-Nisan ayları boyunca hastanelerde ve tıp fakültelerinde GöREV gündemli hekim buluşmaları gerçekleştirildi.

16 Nisan 2011’de “GöREV’deyiz” pankartı açılan teknelerle Kadıköy’e çıkartma yapılarak, yürüyüş ve basın açıklaması gerçekleştirildi.

Özel sağlık alanında yaşanan sorun ve gelişmeleri yakından izleyebilmek, hızlı ve etkin bir çalışma yürütmek amacıyla 2010 yılında Türkiye’de ilk olarak İstanbul Tabip Odası bünyesinde “Özel Hekimlik Bürosu” kuruldu.

Muayenehane hekimlerini kuşatan, mesleklerini icra edemez hale getiren yönetmeliklere karşı, mesleki bağımsızlığı, serbest çalışma hakkını savunmak üzere bir dizi salon ve sokak etkinliği gerçekleştirildi, ilgili yönetmeliklere karşı yürütmeyi durdurma davaları açıldı, bireysel davalara destek verildi.

26 Haziran 2011’de “Muayenehaneme Dokunma” çağrısıyla, Tünel’den Taksim’e, 2000 hekimin katıldığı bir yürüyüş ve ardından Taxim Hill Otel’de bir toplantı gerçekleştirildi.

Özel hastanelerde yaşanan nitelikli/sistematik ücret gaspına, hak kayıplarına karşı, özel hastanelerin önünde basın açıklamaları yapıldı. 25 Aralık 2010’da Taksim’de kitlesel bir yürüyüş ve basın açıklaması gerçekleştirildi.

Sağlık alanında yaşanan piyasalaşma ve tekelleşmenin sonucu olarak hekim emeği üzerindeki sömürünün artmasına karşı çalışma yürütmek üzere Sendikal Mücadele Çalışma Grubu oluşturuldu.

2 yıldır gözlemci statüsünde olduğumuz Avrupa Ücretli Hekimler Federasyonu’na tam üyeliğimiz kabul edildi.

26 Ağustos 2011’de yürürlüğe sokulan kanun hükmünde kararname ile getirilen “Tam Gün” düzenlemesine karşı yürütmeyi durdurma davaları açıldı, toplantılar, kitlesel yürüyüş ve basın açıklamaları yapıldı.

Tam Gün Yasası, performans gibi sorunların kuşattığı öğretim üyelerince 2011 yılı başında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakülteleri Öğretim Üyeleri Girişimi kuruldu. Öğretim üyeleri ve tıp öğrencilerinin katılımıyla bir dizi toplantı, yürüyüş ve basın açıklaması yapıldı.

28 Aralık 2010’da tıp fakültelerinde ve tıp eğitiminde yaşanan sıkıntılara dikkat çekmek üzere öğretim üyeleri ve tıp öğrencilerinin katılımıyla kitlesel bir yürüyüş yapıldı.

2010 Ekim ayında İstanbul’da da uygulamaya sokulan Aile Hekimliği sürecini, 1. basamak sağlık hizmetlerine yansıyan olumsuzlukları, meslektaşlarımızın yaşadığı mağduriyetleri yakından izlemek, müdahale edebilmek amacıyla Aile Hekimliği İzleme Kurulu oluşturuldu. Meslektaşlarımızın görüşlerini, sorunları görebilmek amacıyla Aile Sağlığı Merkezlerine ziyaretler yapıldı, basın toplantıları gerçekleştirildi.

Aile hekimliği uygulamasına geçişle birlikte, toplum Sağlığı Merkezlerinde ve 1. basamak sağlık hizmetlerinde yaşanan sorunlarla ilgili olarak bir dizi toplantı gerçekleştirildi. Gerek meslektaşlarımıza gerekse vatandaşa dönük broşürler hazırlandı.

12 ve 17 Mart 2012’de Bakırköy ve Beşiktaş’ta “Vatandaşa Açık Mektup” başlıklı bildiriler dağıtıldı.

663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kamu hastanelerinin işletmeye çevrilmesi ve hastanelerin profesyonel CEO’ların yönetimine bırakılmasına karşı eğitim ve araştırma hastanelerinde klinik şef-şef yardımcısı ve başasistanların katılımıyla “Bilimsel Konsey” adı altında toplantılar yapıldı. Kararnamenin iptali için, Odamız Hukuk Bürosu’na vekalet veren 108 meslektaşımız üzerinden toplu dava açıldı.

663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle hekim bağımsızlığının ve meslek örgütü özerkliğinin kısıtlanması sorunu TTB eliyle Dünya Tabipleri Birliği gündemine taşındı. DTB Başkanı ve Konsey Başkanı’nın destek vermek üzere gerçekleştirdiği ziyaretin İstanbul bölümünde 17 Nisan 2012’de kahvaltılı basın toplantısı, aynı gün akşam ise ikili bir konferans gerçekleştirildi.

18 Aralık 2011 günü Tünel’den Taksim’e dek süren ve 5 bin kişinin katıldığı bir protesto yürüyüşü gerçekleştirildi.

Hekimlik mesleğine, emeğimize ve geleceğimize sahip çıkmak için tüm Türkiye’de olduğu gibi İstanbul’da da 21 Aralık 2011 günü GöREVdeydik. GöREV etkinliği öncesinde hastane ziyaretleri, basın açıklamaları ve kitlesel yürüyüşler yapıldı. Çok yüksek bir katılımla gerçekleştirilen GöREV etkinliği sonrasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi bahçesinde toplanan hekimler, tıp öğrencileri ve sağlık çalışanları Beyazıt’a coşkulu bir yürüyüş gerçekleştirdi.

Nitelikli sağlık hizmetini sekteye uğratan, mesleki dayanışmayı ve ekip çalışmasını zedeleyen, güvencesiz çalışma ortamını dayatan performans sistemine karşı mücadele yürütüldü.

Hekime ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olaylarının önlenmesi, caydırıcı ve etkili önlemler alınması, güvenli bir çalışma ortamının sağlanması taleplerinin takipçisi olmak adına Şiddete Sıfır Tolerans Çalışma Grubu kuruldu. Şiddete uğrayan meslektaşlarımıza hukuki destek verildi. “Şiddetle Başa Çıkmak” broşürü bastırılarak meslektaşlarımıza yaygın dağıtımı yapıldı. Türkiye’de ilk olarak Odamız bünyesinde “Hekime Şiddet Hattı” uygulamaya sokuldu.

İstanbul’da şiddete uğrayan ve Oda üzerinden davası açılan 127 hekimin dosyası Hukuk Büromuzca takip edildi.

Yeni kayıt sürecinde ve mezuniyet törenlerinde genç meslektaşlarımızın yanında olundu. Tanışma toplantıları düzenlendi. Tıp Öğrencileri Komisyonu’muzca gerçekleştirilen bahar şenliklerine ve etkinliklere destek verildi.

14 Mart Tıp Haftası etkinlikleri kapsamında; öne çıkan gündemlerin değerlendirildiği toplantılar yapıldı. Meslekte 25, 40, 50, 60 ve 70. hizmet yıllarını dolduran meslektaşlarımıza “Onur plaketleri” verildi. Hekimlerden kurulu müzik grupları ve korolar konserler gerçekleştirdi. Gelenekselleşen Taksim yürüyüşüne binlerce hekim katıldı. Okunan hekimlik bildirgeleriyle yaşadığımız sorunlar ve taleplerimiz kamuoyuna duyuruldu.

İşçi sağlığı ve işgüvenliği alanının taşeron firmalara terk edilmesine karşı mücadele yürütüldü. İlgili meslek örgütleriyle birlikte Mart 2011’de İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi kuruldu. İşçi ölümleri ve yaralanmaları her ay açıklanan raporlarla kamuoyuna duyuruldu.

4 Aralık 2011’de 700’ü aşkın hekim ve tıp öğrencisinin katılımıyla İstanbul Hekim Meclisi toplantısı yapıldı. Her alandan meslektaşlarımızın söz aldığı, yürütülecek mücadeleye dair önerilerini paylaştığı toplantı sonunda Hekimlerin Kararlılık Beyanı oluşturuldu ve kamuoyuna duyuruldu.

Sağlığın ticarileştirilmesine ve sağlık hakkına erişimin kısıtlanmasına karşı TTB ve sağlık örgütlerinin çağrısıyla oluşturulan Türkiye Büyük Sağlık Hakkı Meclisi’nde İstanbullu hekimler olarak yerimizi aldık. Toplantı öncesinde çağrıyı yaygınlaştırmak, kamuoyuna duyurmak amacıyla basın açıklamaları yapıldı.

Van depremi sonrasında bölgede, TTB’nin organizasyonuyla yürütülen gönüllü sağlık hizmeti çalışmasına İstanbul’dan düzenli katılım sağlandı. Van’daki çocuklarımız için başlatılan Kaban Kampanyası’nda toplanan 1 kamyon dolusu “İstanbullu hekimlerden Van’lı çocuklara bayram hediyesi” elden iletildi.

2. Hekim Emeği Çalıştayı, 663 sayılı Kararnamenin 1. Basamağa Etkileri Çalıştayı, Sağlık Çalışanlarının Sağlığı Kongresi, Sağlık Alanında İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Çalıştayı, Kadın Emeği ve Güvencesizlik Paneli, Elektromanyetik Alanlar ve Etkileri Sempozyumu, Mecburi Hizmet Zirvesi geride bıraktığımız 2 yıl içinde gerçekleştirdiğimiz bilimsel toplantılardan bazılarıydı.

İyi ve onurlu hekimliğin demokratik bir ülke ve sağlıklı bir toplumdan kopuk ele alınamayacağının bilinciyle toplumsal olaylarda müdahil olduk.

Hrant Dink kardeşimizin katillerinin yargılandığı duruşmalara düzenli olarak katıldık. Cezaevlerinde sağlık hakkına erişim önündeki engellere karşı çalışmalar yürüttük.

Emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun 2011 Haziran’ında Hopa’daki HES protestosunda, polisin biber gazlı saldırısı sonucu hayatını kaybetmesine ve Uludere’de çocuk yaştaki 34 vatandaşımızın katledilmesine karşı sorumluların açığa çıkartılması talebini ısrarla dile getirdik.

Suyumuza, ormanımıza, toprağımıza, yaşam alanlarımıza, geleceğimize sahip çıkmak için diğer meslek odaları ve sendikalarla, sivil toplum kuruluşlarıyla (Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, Nükleer Karşıtı Platform, Mayınsız Bir Dünya Girişimi, 3. Köprü Yerine Yaşam Platformu, Taksim Dayanışması, Milyonlar Adalet İstiyor İnisiyatifi) ortak platformlar oluşturduk.

İstanbul İl Sağlık Müdürü, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanı, Özel Hastaneler Derneği, İnsan Hakları Kurulu başta olmak üzere hekimlerin ücret, özlük hakları ve çalışma koşullarında yaşanan sorunları azaltmak üzere doğrudan görüşmeler yaptık.

Hekimlerin temel maaşlarının hakettikleri bir düzeye taşınmasını ve emekli hekim maaşlarında artışı talep eden TTB Yasa Tasarısı’nı iktidar partisi ve tüm muhalefet partilerinin gündemine taşımaya çalıştık.

HUKUKİ MÜCADELEDEN SATIR BAŞLARI…

Tıpta uzmanlık eğitiminin fiilen bitirilmesine, klinik şef ve şef yardımcılığı kadrolarının kaldırılmasına karşı sessiz kalmadık.

663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile eğitim ve araştırma hastanelerinin bitirilmesine, tıpta uzmanlık eğitimine darbe vurulmasına, bir gecede ortadan kaldırılıveren eğitici kadrolarına karşı 108 klinik şef ve şef yardımcısı ile beraber dava açtık.

Hekime yönelik şiddetin peşini bırakmadık.

Hekime yönelik fiziki şiddet, hakaret, tehditin olduğu her yerde; Sağlık Bakanlığı hastanelerinde, üniversitede, özel hastanede, aile sağlığı merkezinde… Yüzlerce dava takip ettik. Faillerin bulunması, merkezi bir programın devreye girmesi ve gerekli önlemlerin alınması için de Sağlık Bakanlığından başlamak üzere her düzeyde girişimler yürüttük, bu içerikte davalar açtık.

Özel sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlerin ücretlerinin gasp edilmesine göz yummadık, sessiz kalmadık.

Sağlık Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan başlayarak her düzeyde ihbar ve şikayetlerde bulunarak, hekim ücretlerini gecikmeli ödeyen, eksik ödeyen veya hiç ödemeyen, hatta SGK primini dahi hekime ödeten özel sağlık kuruluşlarının peşine düştük. Israrlı takiplerimiz sonucunda müfettiş atanmasını ve soruşturma başlatılmasını başardık.

Bakanlık ve OHSAD arasındaki; hekim ücretlerini budamayı amaçlayan mutabakat metinlerini kamuoyunun gündemine taşıdık, ifşa ettik.

OHSAD ile Sağlık Bakanlığı arasında imzalanan ve hekim ücretlerinin “kamudaki ücretleri geçmemesi” koşuluyla OHSAD üyesi sağlık kuruluşlarına 1000 kadro dağıtılacağını duyuran “mutabakat metnini” hekimlerin gündemine taşıdık. Bu pazarlığın iptali için dava açtık…

Muayenehanelere getirilen çifte ve sözde “standartları” kabul etmedik, her aşamada karşısında durduk.

Meslek kuruluşumuz tarafından açılan davalarda Danıştay; muayenehanelere yönelik düzenlemelerin hukuka aykırı olduğunu tespit ettiği halde, aynı içerikteki düzenlemeler iki kez daha yürürlüğe sokuldu. İkinci kez de yürütmenin durdurulması kararı aldık. Şimdi üçüncü davanın sonucunu bekliyoruz.

Tam Gün sürecinin tüm aşamalarında devrede ve üyelerimizin yanında olduk.

Tam Gün Kanunu’na karşı Meclis’te grubu bulunan tüm siyasi partilere dosyaların sunulması, Anayasa Mahkemesi sürecinde bizzat Mahkeme heyetine sunuş yapılarak hukuka aykırılıkların anlatılması dahil olmak üzere, bu dönemde yürürlüğe giren düzenlemelerin tüm aşamalarında; devrede ve takipçi olduk. 

Bu süreçte “yasal zorunluluk” nedeniyle iş akdini sona erdirmek zorunda kalan işyeri hekimleri adına İş Mahkemesinde, kamudan istifa etmek zorunda kalan hekimler adına İdare Mahkemesinde örnek davalar açtık. Davalar sonuçlanma aşamasına geldi.

Laboratuarını ve/ya muayenehanesini kapatmak zorunda kalan hekimler adına Sağlık Bakanlığı’na karşı dava açıp, uğranılan zararlar için tazminat talep ettik.

Üniversitede öğretim üyesi olduğu halde, özel sağlık kuruluşlarında veya muayenehanesinde çalışma yasakları ile karşı karşıya kalan hekimleri unutmadık.

Nitekim bu içerikteki davalarda hem yürütmenin durdurulması kararları, hem iptal kararları aldık. 

Mesleğini sadece özel sağlık kuruluşları ve/ya muayenehanesinde icra eden hekimlere yönelik aylardır süren “saldırıyı” üyelerimiz ile birlikte göğüsledik. Tam Gün Kanunu ile getirilen “çalışma yasaklarını” özel hekimlik alanına taşımaya dönük Sağlık Bakanlığı icraatlarının karşısında durduk.

• Muayenehanesi olan hekimlerin, aynı anda SGK anlaşmalı özel sağlık kuruluşlarında çalışamayacaklarına ilişkin 20.10.2011 tarihli İl Sağlık Müdürlüğü yazısına karşı hem İstanbul Tabip Odası adına, hem başvurucu hekimler adına davalar açtık. Yürütmenin durdurulması kararı aldık.

• SGK anlaşmalı bir özel sağlık kuruluşunda çalışan hekimlerin, aynı anda SGK anlaşması olmayan bir başka sağlık kuruluşunda çalışamayacaklarına ilişkin 30.10.2011 tarihli İl Sağlık Müdürlüğü yazısına karşı hem İstanbul Tabip Odası adına, hem başvurucu hekimler adına davalar açtık.

• Muayenehanesi olan veya SGK anlaşması olmayan özel sağlık kuruluşunda çalışan hekimlerin, aynı anda SGK anlaşmalı yerde çalışamayacaklarına ilişkin 06.01.2012 tarihli Sağlık Bakanlığı yazısına karşı dava açtık.

• Muayenehanesi olan hekimin, aynı anda SGK anlaşmalı özel sağlık kuruluşunda çalışmayacağı gerekçesiyle MEDULA sisteminden çıkarılmasına karşın, Sosyal Güvenlik Kurumu’na karşı davalar açtık.

Aile Hekimliği Uygulaması’nın yarattığı sıkıntıların takipçisi olurken, aile hekimliği yapan meslektaşlarımıza yaşadıkları sorunlarda destek vermeye devam ettik.

Aile hekimleri ile Valilik arasında yapılan sözleşmelerden, damga vergisine, aile sağlığı merkezlerinin “deprem güçlendirmesi” gerekçesiyle boşaltılmasından, aile hekimlerine yönelik şiddete, aile hekiminin kendisini tehdit eden hastaya sağlık hizmeti sunmak zorunda olup-olmadığından, eğiticilere verilen ekstra puanlara, aile hekimlerinin zorunlu mali sorumluluk sigortası primlerinin devlet/kamu tarafından karşılanmamasından, defin ruhsatı “nöbetlerine” kadar aile hekimlerinin yaşadığı her zorlukta, her sıkıntıda yanlarında olmaya, hukuki bilgi vermeye, katkıda bulunmaya çalıştık.

Burada örneklendirdiğimiz konuların büyük bölümünü yargıya taşıdık.

Bakanlık tarafından oluşturulan sayısız metnin, tek tek hekimlere tebliğ edilmesi dönemlerinde bir telefon uzaklığında olduk.

Web sitemizdeki güncel hukuk sayfaları ile gelişmelere ilişkin öneri ve değerlendirmelerimizi ilettik, bilgilendirme yazılarını kaleme aldık. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.