Doktor oldum ama…

Delikanlı aceleyle evine dönerken mahallenin sevecen, bir o kadarda matrak postacısı (o dönemlerde Internet gibi hızlı iletişim araçları olmadığından postacılar aileden biri gibiydi) eline bir zarf uzatır ve Ankara’dan selam getirdim diyerek de takılmayı ihmal etmez. Zarfı alan delikanlı ilginçtir, hiç heyecanlanmadan ve acele etmeden eve kadar zarfı açmadan cebinde taşır. Zarfı açtığında tıp fakültesini kazandığını öğrenir. Hayatı boyunca binlerce kez ve yoğunlukta yaşayacağı ilk heyecanı ve duyguyu o an yaşamıştı ve de şaşırmıştı, doktor olacaktı. Bu habere ailesi ve yakın çevresi çok sevinmişti , açıkçası kendi de doktor olma fikrinin kulağa hoş geldiğini hissetti ve içini memnuniyet duygularıyla karışık gurur kapladı.

Sonucu öğrendikten, okulun açıldığı ilk güne kadar çevresindeki kişilerden saygınlık, kıskançlık, gurur, ulaşılmazlık gibi olumlu ve olumsuz duygulanımlar yaşandığını fark etti ve bizzat bunları hissetti, bu davranışların çoğu egosunu tatmin etti ve de aşırı bir özgüven kazandırdı. Hele annesinin komşu kadınlara “doktor olacak teyzesi” sözüne bayılıyordu, annesinin kendisiyle gururlanmasını, meslekteki kurtardığı hayatların verdiği hazdan sonra en hoşlandığı duygu olarak hatırlıyordu.

Okula başladıktan sonraki uyum sorunlarını bir nebze de olsa yaşadı, ancak zekasını kullanarak bunların üstesinden gelmesini de bildi. Pişmanlıklar, korku, heyecan, azıcık depresyon adaptasyon sorununun belirtileri olarak kendini gösterdi.

Mesleğin aktive ettiği ikinci büyük duyguyu anatomi dersindeki kadavraya dokunurken hissetti. Soruyu bilmek için sinir ve kas ayırımı yapabilmesi, bu nedenle de dokunması gerektiriyordu ve dokundu. İlk dokunuşta vücudunda bir ürperiş, kendini o kişinin yerinde hissetme ve dedesinin cesedini gördüğü an aklına geldi. Haftalar içinde tüm öğrenciler kadavraya o kadar alıştılar ki herkes için normal bir eşyadan farkı kalmadı. Mesleki anlamda ilk duygusal küntlüğü o anda yaşadı ve artık kadavra onun için ders kitabından farksızdı.

Stajyerliğinde ilk kez yaptığı iğne kendini kötü hissetmesine neden oldu, mesleki zorunlulukla hastalarının canının yanabileceği gerçeğini ilk o an anladı. Hastalarının ve hasta sevenlerinin duygularını paylaşmasını gene 4. sınıftaki stajyerlik döneminde yaşadı. Her gün kanını aldığı kendi yaşlarında lösemili bir hastası nöbetçi olduğu gece hayatını kaybetmişti. Sabaha kadar ağladı, anne ve babanın feryatları şu anki gibi kulaklarında çınlıyordu, o gece müthiş bir duygu aktarımı yaşadı. Hiç tanımadığı bir kişi için bu kadar acı çekmek ve duygulanmak hangi meslekte olabilirdi ki. Genç doktor adayı bunları düşünecek durumda değildi, hayatı boyunca kuralsız bir şekilde duygulanacak, sevinecek, üzülecek ve hiç tanımadığı birçok kişinin binlerce duygusunu belki yüzlerce kez hissedecekti, yaşananlar neydi? Çıkarsız bu duygu akışlarını nasıl izah edebilirdi? Kutsallık dedikleri mesleki özellik bumuydu acaba? Ayrıca dikkatini çeken bir nokta da şu oldu: Bekli de dünyanın en çok teorik olarak çalışılması gereken bir meslekte yıllar sonra bu çalışma saatlerini düşününce hiçbir duygu hissetmiyordu, sadece zevksiz ve sıkıcı anlar olarak hatırlıyordu.

Mezuniyet gününde arkadaşlarından ayrılacağından dolayı burukluk hissetmesi dışında hiçbir şekilde olumlu düşüncelere kapılmadığını anladı. Çünkü biliyordu ki mesleğinin yoruculuğu diğer mesleklerden farklı olarak mezuniyetten sonra yıllar içinde artacaktı. Belki de mesleğinde en son hatırlamak isteyeceği şeylerden biri de Ankara Kızılay’daki sağlık bakanlığının bulunduğu o bölgelerdeki koşuşturmaları, hayal kırıklıkları, kızgınlıkları, kendisine hissettirilen hiçlik duygusu ve en önemlisi de meslek tercihindeki yaşadığı pişmanlıklar olmuştur.

Mecburi hizmetten aklında kalan ise Anadolu’nun yoksulluğu, ıssızlığı, kimsesizliği, saflığı ve en önemlisi de hayatında ilk kez bir insan topluluğu için vazgeçilmez ve çok değerli olduğunu hissetmesiydi, bu köylüleri tarafından hissettirildi.

Tıpta uzmanlık sınavı bir kabustu ve bunu kısa geçelim ve mümkünse hiç hatırlamayalım. Asistanlık dönemi bir hekimin her yönden piştiği ve mesleki zorlukların ne olduğunu tam anlamıyla öğrendiği lanet bir dönem olarak akıllarda kaldı. Tüm duygular sıfırlanır, hoca ve kıdemlilerin duygularını yaşamasanız da yaşıyor gibi görünmek zorundasınızdır, istekler kıdemli asistanlığa kadar dibe vurur, birey olduğunuz ve bir ruh taşıdığınız neredeyse unutturulur. İşin gerçekten çok enterasan yanı da size bu olumsuz duyguları yaşatan kişilere kızmayabiliyorsunuz, hayran olabiliyorsunuz, sevebiliyorsunuz, hatta yıllar sonra karşılaştığınız hocanıza asistanlık dönemindeki kadar saygı ve sevgi hissedebiliyorsunuz. Böyle bir ilişkiler ve duygular kompleksi askerlik dahil hiçbir meslekte yoktur ve ciddi bir araştırma konusu olmaya aday olabilir.

Meslekte belli yerlere gelmek için verilen mücadele ve emek, çalışma hayatındaki zorluklarla kıyaslanınca devede kulak kalır. Gece çalan telefonlar, hastanın durumunu merak edip kabuslardan uyanıp hemşireleri aramalar, ailenizin uykusuz geceleri vs. Üstelik bunlardan ne sağlık bakanının, ne sağlık müdürünün ne başhekimin haberi olmadan, ıssız gece, yardımcı sağlık personeli, hastanız ve siz, neler yaşanmıyor ki, yaşananları kimse bilmiyor, bilse de ne kadarını hissedebiliyor? Kalbi duran bir hastanın EKG sinin düz çizdiğini gördüğünüzde veya ameliyatta yanlışlıkla bir arteri kestiğinizde beyinde ne fırtınalar kopuyor, yaşamak ve hissetmek lazım, binlerce kez görseniz bile duygularınız ve panik havanız hiç azalmıyor, alışılmıyor, bu stresi yaşamak zorundasınız çünkü insansınız ve de doktorsunuz. Diğer taraftan Pazar yerine atılan bir bombayla yüzlerce kişinin öldüğü ve bundan kimsenin tınmadığı bir dünyada, bir tedavi yada müdahale ile bir canı hayata döndürmenin hazzı baştan beri anlattığım zorlukların hepsini silip süpürüyor, sanırım gene kutsallık devreye giriyor. Mesleğimizin en sevimsiz ve de kötü hissettiren yönü de ölen bir çocuğun ailesine, ölen bir babanın çocuklarına ve eşine acı haberi verme zorunluluğudur. Tıbbi olarak her şeyi yaptığınızı bildiğiniz halde neden kurtaramadım psikolojisi meslek hayatımız boyunca engel olmadan yaşadığımız bir duygudur.

İşte bu benim mesleğin ve yaşattıkları. Bu yazıyı yazarken, yazıyı okuduğumuz zaman diliminde, öncesinde, sonrasında, geçmişte gelecekte, şu anda bile herhangi bir hastanenin acilinde, fakültenin dersliğinde, ameliyathanede, sağlık ocağında, şu saniye içinde kim bilir kaç meslektaşımız ve kardeşimiz bu duyguları yaşıyor ve yaşamaya devam edecek. Kim ne derse desin, ne kadar üstümüze gelinirse gelinsin, maddi yönden çok kötü durumlara düşersek te düşelim insan olduğumuzu hissettiren ve de diğer mesleklerden özellikli kılan bu duyguları yaşamamızı kim engelleyebilir ki?

Mesleğimizin kutsallığı bence yaşadıklarımızda yatıyor

Uzm.Dr Yaşar Genç

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.