farz edin ki 17 yaşındaki oğlunuza

ömer özümerfarz edin ki 17 yaşındaki oğlunuza bir dükkan açacaksınız.. göz bebeğinizin gelecekti yaşamının konforlu ve huzurlu olmasını umarak elinizde avucunuzda ne varsa harcıyorsunuz.. lakin yatırdığınız sermayenin karşılığını minimum 6 yıl sonra alacaksınız.. planladığınız altı yıllık harcama 10 lira.. lakin bir de bakıyorsunuz ki evdeki hesap çarşıya uymuyor ve o altı sene boyunca gömmek zorunda olduğunuz sermaye 100 lira.. vasat bir gelire sahip emekçi bir baba olarak; ”evladımın yarınları için gerekirse günlerce tarhana, soğan, ekmek yemeye razıyım” diyerek bu boyunuzu aşan engelde bile tökezlemeyip bodoslama bildiğiniz yolda davasına ve sevdasına inandığınız evladınıza arka çıkıyorsunuz.. tatile çıkamıyor, ziyafet sofralarında boy gösteremiyor, yıllarca üzerinize şöyle afilli bir elbise dahi satın alamıyor, çoğu zaman arabanıza benzin koyamayıp toplu taşımayla şehirler arası yolculuklara seyahatlere çıkıyor, yine de tüm bu çektiğiniz cefayı evladınıza yansıtmayıp birikiminizi ve yarınlardaki olası kazancınızı; daha bugünden vatoz gibi emen yatırımınıza, elinizden gelenin fazlası bir eforla evladınızın ayaklarının altına seriyorsunuz.. saçlarınız pamuk gibi ağarıp, kamburunuz çıktığında ve yüzünüzdeki kırışıklıklar ege kıyısının coğrafi görünümünü dahi solda sıfır bıraktığında evladınızdan bir telefon alıyorsunuz:”baba, koş gel.. yarın diplomamı alıyorum!”.. çokça gurur, fazlasıyla mutluluk ve biraz da endişeyle evladınızın kep attığı şölene katılıyorsunuz.. ”e oğlum, artık verme zamanı bitti, ektiğimizi biçme zamanı di mi?” diye olabildiğince tertemiz bir niyetle soruyorsunuz.. aldığınız cevap kamburunuza bir yük daha bindiriyor:”yok babacım, daha yolun yarısındayım, daha TUS sınavı var, açlık sınırında dahi para kazanamayacağım beş yıllık asistanlık yıllarım var, maalesef üzerine çökerttiğim yük henüz hafiflemeyecek!”.. ufak bir şok yaşayıp silkeleniyor ve asilce:”ben daha ölmedim oğlum, sonuna kadar iliğimle, dalağımla, varlığımla yanında ve ardındayım!” deyip hem oğlunuza hem de cümle aleme insanlık ve babalık dersi veriyorsunuz.. yıllar geçip evladınız otuz yaşına bastığında uzmanlık diplomasını almaya hak kazandığı gün, yine varlığınızla oğlunuza güç veriyorsunuz.. evladınız da sizden öğrendiği cesur ve yılmaz kişiliğiyle o zorlu sınavın da üstesinden gelip sizin emeklerinizin heba olmadığını ispatlıyor.. on bir yıldır evladının idealleri için gece gündüz sefilce yaşamayı göze alan bir baba olarak; derin bir oh çekip:”hadi hayırlısı oğlum, artık ayaklarının üzerinde tek başına durabilirsin!” diyerek emsalsiz bir gülümseme ve yaşla dolu gözlerle sizi alnınızdan ve gözlerinizden öpüp kemiklerinizi çatlatırcasına şefkatle sımsıkı sarıp sarmalıyor.. tam da keyfi yerine gelmişken bir sürprizle daha karşılaşıyor; oğlunun diplomasına devlet el koymuş ve şark hizmetini mecburi kılıyor.. öfkesini ve hayal kırıklığını yutkunup bu adaletsizliğe de eyvallah deyip isyanını yüreğine gömüyor.. gözyaşı döken kadınının ve için için kan ağlayan yüreğinin avazına, çığlığına kulak tıkayıp gece gündüz tedirginlik içinde tavşan uykuları uyuyup gün sayıyor.. nihayet iki sene sonra mecburi hizmet safhası da atlatılıyor.. derken hoop askerlik çıkıyor.. evladı bir kez daha ölüm riski olan bir bölgeye bu kez de askeri teğmen olarak vazifelendiriliyor.. yine kursakta kalan yemekler, yine uykusuz geceler, yine Allah’a açılan avuçlar, yine fedakarlık yine karamsarlık.. yıllardır çektiği cefa katlanarak artıyor olmasına rağmen o umudunu hiç kaybetmiyor:”elbet bir gün evladım hak ettiği hayata, ben de oğlumun huzurlu yaşamından ötürü mutluluğa kavuşurum!” diyerek anadolu insanına has o eşsiz hoşgörüsünü ve vatanına duyduğu inancını hiç öldürmüyor.. kınalı kuzusu teskeresini alıp yuvasına döndüğünde bu sefer de tayin heyecanı başlıyor, yerinden fırlayan kalp atışları ve nefes borusunu tıkayan heyecanlı bekleyişlerinin ardından nihayet oğlunun yakınındaki bir coğrafyada yaşayacak olmasının sevinciyle yıllardır çektiği tüm çileyi unutuveriyor.. hekim evladı, yeni görev yerinde işe başladığı ilk ayın son cuma gününde sapık, psikopat, provoke edilip şişirilmiş, şımartılmış bir pislik tarafından polikliniğinin ortasında ÖLDÜRÜLÜYOR!!!!..
…………….
ve o baba size sesleniyor:”on beş yıllık emeğimin karşılığında, ne evladım sizlerin attığı iftiralarda adı geçen fahiş rakamlarda para kazanıp sefahat içinde yaşadı ne de bana lüks bir yaşam armağan edebildi.. on beş yıl boyunca evladıma sunduğum maddi ve manevi tüm harcamalarımla evladımın gece gündüz demeden it gibi çalışmasını birleştirebilseydim, şimdi adı uluslararası piyasalarda saygıyla anılan bir holding sahibi olurdum.. lakin ne ben paraya taptım ne de evladım zenginliğe ve yetim hakkına göz dikti.. ben kutsal bir yola çıkan evladıma omuz verirken, oğlum da o yolculuğunda hiç bir safhada yoldan çıkıp yetim hakkı da yemedi dolandırıcılık da yapmadı vatanına ihanet de etmedi.. lakin; hiç de hak etmediğim, evladımın da hiç hak etmediği bir hazin sona mecbur bırakıldık; benim ve oğlumun otuz beş yıllık emeğimize katledenlerin ve bu katliamı yapan militanları kukla gibi oynatan soysuzların sülalesi için tek duam: ihtiyacınız olduğunda doktorsuz kalasınız’!!..

Uzm. Dr. Ömer ÖZÜMER

One comment

  1. Bir zamanlar doktora giderken bayramlıklarını giyerlerdi. Doktorun odasına girdiklerinde düğme iliklerlerdi. Bu gün doktorluk mesleğine verilen kıymet ortada. Allah yar ve yardımcı olsun.

Hüseyin için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.