Kategoriler
Halk Sağlığı

Süt miktarını ne artırır ?

Uzman Diyetisyen Nesrin Eriş, bilinenin aksine şekerli suların, kompostoların, tatlıların sütü artırmadığını, bunların sadece anneye gereksiz kilo aldırdığı, süt miktarını artırmak için günde 3 litre su içilmesi gerektiğini söyledi.

Gebelik sürecinden önce anne adaylarının beslenmelerine çok dikkat etmesi gerekiyor. Gebelik öncesinde çok sıkı bir diyet yapan kadının gebelik süreci riskli geçebiliyor. Gebeye uygun bir beslenme planının oluşturulmasının önemini vurgulayan Uzmun Diyetisyen Nesrin Eriş, “Gebeliğe başlanılan kilo önemli. Eğer gebeliğe ideal kilonun üzerinde başlanmış ise ilk 3 ayda gebe kadın kontrollü bir şekilde kilo verebilir. Gebeliğin 3-6 ayları arasında da kilo sabit tutulur. Gebeliğin son 3 ayında ise ayda 1-1,5 kilo alınacak kadar kilo artışı yeterlidir. Gebeliğe ideal kiloda başlayan bir kadın ise gebelik sürecinde 10-12 kilo alması normal olarak kabul edilir” dedi.

FAZLA KİLO DOĞUMU ZORLAŞTIRIR
Ekmek grubu, süt-yoğurt grubu, et grubu, meyve ve yağ-şeker grubu olarak 5 grup besinin gebelik süresince yeterli miktarda alınmasının önemli olduğunu ifade eden Eriş, “Gebeler önce çok sevdiği veya sevmediği besini hamile kalınca reddedebiliyor veya isteyebiliyor. Bu yüzden gebe kadının beslenmesi her hafta besin grupları değiştirilerek düzenlenmelidir. Tamamen kişiye özel bir gebelik programı oluşturulmalıdır. Gebelikte sağlıklı ve dengeli beslenme planı hamile kadının kilo durumu göz önende bulundurularak, sosyal hayatı, sağlık durumu, yaşı, aktivite düzeyi, besin tercihleri, öğün düzeni dikkate alınarak planlanmalıdır” diye konuştu. Eriş, sözlerine şöyle devam etti: “Riskli gebeliklerde diyet yapabilir. Diyet kelimesi yeme-içme-zayıfla olarak algılanıyor. Biz bunu istemiyoruz. Gerçekte bizim diyetten kastımız tamamen sağlıklı beslenmektir. Gebe kalmak kilo almayı gerektirecek bir durum olmadığı için ihtiyaçtan fazla alınan besin çöptür. Gebe kadının ihtiyacından fazla aldığı yağ olarak vücuda depolanır. Bu da hem doğumu güçleştirir hem de çocuk sağlığını olumsuz etkileyen bir durumdur.”

ÇOCUĞU TATLIYA YÖNLENDİRMEYİN
Emziklilik döneminde annenin süt salınımına bağlı olarak daha fazla enerji harcadığını bu nedenle yaklaşık 300 kalorilik bir ekleme daha yapıldığını söyleyen Eriş, “Bu süt salınımı için gerekli olan enerjiyi anneye veriyor. Doğumdan bir ay sonra emziklilik programına başlanabilir. Sağlıklı ve dengeli bir beslenme şekli olacağı için bu hem süt kalitesini artırır hem de süt miktarını artırır. Bilinenin aksine şekerli sular, kompostolar, tatlılar sütü artırmaz, boş bir enerji kaynağıdır ve annenin gereksiz yere kilo almasına ve yağ depolamasına neden olur. Sütün sadece tadının tatlı olmasını sağlar. Emziklilik döneminde sütün salınımını artıracak en önemli şey bol su içilmesidir. Günde 3 litre civarında su içmek emzikli bir kadının süt salınımını artırır. Süt çok fazla tatlı olmayacağı için çocuğun damak tadı tatlıya yönlendirilmemiş olur. Çok fazla tatlı yenilmeden bir program uygulandığında çocuğun diğer yaşamında da tatlıya olan isteğini de azaltmış oluyor” açıklamasını yaptı.

Kaynak: doktordayiz.com
http://www.doktordayiz.com/d-51-0/sut-miktarini-ne-artirir.html

Kategoriler
Halk Sağlığı

Vücut geliştirme ilaçları organlara ne yapıyor?

Halk Sağlığı Uzmanı Doç. Dr. Oğuz Özyaral kas yapma uğrama içelen birtakım ilaçların organların büyümesine neden olduğunu ve kişiyi ölüme götürebileceğini ifade etti

Daha kaslı bir vücuda sahip olmak için vücut geliştirmeye yönelen gençlerin kullandığı ilaç ve hormonlar ölüme neden olabiliyor. Spor ve vücut geliştirme ile uğraşan gençlerin daha hızlı ve fazla kas yapmak uğruna beslenmenin yanısıra protein, karbondihitrat artırıcı, vitamin adı altında bazı kimyasalları, ilaçları kullanmaya başladıklarını açıklayan Halk Sağlığı Uzmanı Doç. Dr. Oğuz Özyaral, bu ilaçların kullanılmaya başladıktan sonra etkisini kısa sürede gösterdiğini ve vücutta kas, organ yapısının hızlıca büyüdüğünü belirtti. Doç. Dr. Özyaral, “Kendiliğinden hızlıca büyüyen bir kas kitlesi doğal olarak algılanması mümkün değil. Kaslar büyürken etrafını saran damar ve organlarda da tahribat oluşuyor. Anormal bir gelişimle şişen kaslar bir süre geçtikten sonra boyuna doğru yırtılmaya başlıyor. Organlar kat ve kat büyüyor. Bunlar direk ölüm demektir” açıklamasını yaptı.

Bazı gençler ilaçları az kullandığını ve kendisine bir zarar gelmeyeceğini iddia ettiğini, fakat ileride sporu bıraktıkları zaman kasların çökeceğini ve sarkacağını ifade eden Doç. Dr. Özyaral, “Bu ilaçlar hormon sistemine de etki ediyor. Hormonlarda tetikleme ile birlikte vücutta kıllanma, memelerin büyümesi gibi sorunlarda meydana gelecektir” dedi. İlaç adı altında satılan tüm preparatların eczanede satılması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Özyaral sözlerine şöyle devam etti: “Sağlık Bakanlığı’nın direktifi dışında hiçbir yerde izinsiz ilaç satılamaz. Beslenme üzerine destek ürün diye satılan bu yan ürünler her yerden tedarik edilebiliyorsa çok tehlikeli. Doktor, fizyoterapist, beslenme uzmanı kontrolü dışında hiç bir ilaç ve yan ürünü kullanılmamalı. Malesef bu tür takviye ilaçların yüzde 80’i merdiven altı tabir edilen yerlerde rastgele satılıyor. Dünya Sağlık Örgütü ve FDI bunları zaten ilaç olarak kabul etmiyor.”

Kaynak:doktordayiz.com
http://www.doktordayiz.com/d-2-0/vucut-gelistirme-ilaclari-organlara-ne-yapiyor.html

Kategoriler
Halk Sağlığı

Prostat büyümesinde botoks tedavisi

Üroloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Levent Türk, prostat büyümesinde ameliyatın neden olduğu sperm geri kaçması, ereksiyon kaybı, idrarda kanama gibi bazı yan etkilerin botoks tedavisinde görülmediğini açıkladı.

Prostat, 50 yaşından sonra hormonal değişikliklerden dolayı bütün erkeklerde büyüyen bir organdır. Bu büyüme idrar yollarında daralmaya neden olarak bir takım şikayetlere sebep olabiliyor. Üroloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Levent Türk, bu şikayetlerin idrarda zorlanma, gece sık sık tuvalete çıkma, idrarda yanma, bekleyerek idrar yapma olduğunu söyledi. Dr. Türk, bu şikayetlerin hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkilediğini ve hastanın tedaviye ihtiyaç duyduğunu belirterek şunları söyledi: “Prostat tedavisinde gecikme özellikle mesaneye zarar verir. Mesanede oluşan idrar yolu taşları, böbreklerde şişme ve böbrek yetmezliğiyle hastayı diyalize kadar götürebilen bir hal alabilir. Bu nedenle prostat büyümesi bir şikayete sebep oluyorsa mutlaka tedavi edilmelidir.”

CİNSEL HAYATI OLUMSUZ ETKİLİYOR

Prostat iltihabı denilen kronik prostatit hastalığının 25-50 yaş arasında görülen bir hastalık olduğunu söyleyen Dr. Türk, “Bu hastalık genellikle cinsel yolla bulaşan bel soğukluğunun sonucunda o mikrobun prostat içine yerleşmesiyle ortaya çıkar. Kronik prostatit hastalığında prostat büyümesinde görülen şikayetlerin yanı sıra ağrı da görülür. Özellikle alt karın bölgesinde ağrı, boşalırken yanma, ereksiyonda problemler, uç kısımda idrar yollarında yanma, makata doğru vuran bir ağrı kronik prostatik belirtileridir. Kronik prostatit tedavi edilip şikayetler ortadan kalktığında cinsel fonksiyonlarda da düzelmeler gerçekleşiyor. Özellikle sperm kalitesinde artma, erken boşalmanın azalması, ereksiyon kalitesinde ve cinsel istekte artma oluyor” diye konuştu.

PROSTATA ZARAR VEREN GIDALARA DİKKAT

Kronik prostatit hastalarının tedavi süresince diyetlerine dikkat etmeleri gerektiğini açıklayan Dr. Türk, “Bu süreçte acı-baharatlı yiyeceklerden, kola gibi gazlı içeceklerden, asitli gıdalardan, alkol ve sigaradan uzak durmak gerekiyor.
Çünkü bunlar prostata zarar veren gıdalardır. Prostat idrarı asitleştirerek prostat tedavisinde zarara neden oluyor. Hastanın soğuktan kaçması, kan sulandırıcı ilaçlar kullanmaması, uzun süre oturur pozisyonda kalmaması gerekiyor. Çünkü hasta sert bir zemine oturduğunda prostata yapılan baskı şikayetleri artırabilir” ifadelerini kullandı.

BOTOKS TEK SEANS UYGULANIYOR

Prostat büyümesinin klasik tedavisinin ilaç ya da ameliyat tedavisi olduğunu dile getiren Dr. Türk, ameliyatların açık ya da kapalı yapılabildiğini söyledi. Dr. Türk, “Prostat büyümesinde bir diğer tedavi yöntemi de botoks enjeksiyonu ile yapılan tedavidir. Botoksun prostattaki etkisi programlı hücre ölümü denen bir mekanizmayla prostatı küçültmesidir. Botoks tedavisinin ameliyat ve ilaç tedavisine karşı birçok avantajı olduğunu söyleyebilirim. Ameliyatın neden olduğu spermin geri kaçması, ereksiyon kaybı, idrarda kanama, idrarda daralma gibi yan etkiler botoks tedavisinde görülmüyor. Tek seansta yapılan uygulama ile yüzde 40 oranında prostat küçülebiliyor” dedi.

Kaynak: doktordayiz.com
http://www.doktordayiz.com/d-70-0/prostat-buyumesinde-botoks-tedavisi.html

Kategoriler
Halk Sağlığı

Kulak çınlaması hangi hastalıkların belirtisi olabilir?

Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Levent Çoban, erkeklerde görülen kulak çınlamasının nedeninin daha çok yüksek tansiyona bağlı olduğunu, kadınlarda görülen kulak çınlamasının da daha çok stres ve depresyon kaynaklı olduğunu ifade etti.

Kulak çınlaması, kulakta duyulan ses veya gürültüdür. Bu ses bazen bir para hışırtısı bazen de su sesi gibidir. Hastalar bu sesi bazen sadece sessizlikte bazen de gündüz duyabilirler. Genelde dışarıdan duyulmayan bu sese, hastaların yaptırdıkları kan tahlilleri, işitme testleri, filmler ve beyin emarları gibi yapılan birçok teste rağmen tanı koyulamayabiliyor. Kulak çınlamasının objektif ve subjektif çınlama olarak iki çeşit olduğunu, objektif çınlamayı doktor kulağını hastaya yaklaştırdığında duyabildiğini ifade eden Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Levent Çoban, “Doktorların duyabildiği objektif çınlama patolojiye bağlı olabilir. Biz bu sesi damarsal bozukluklar ve damar averazmaları gibi bozukluklarda duyabiliyoruz. Subjektif çınlamayı ise sadece hasta duyuyor. Doktor bu sesi duymuyor. Bunun en büyük sebepleri arasında daha çok kulak dışı sebepler var. Kulak dışı sebepler, yüksek tansiyon, diyabet hastalığı, kolesterolün yüksek olması, kan şekerinin yüksek olması, boyun omur kireçlenmesi, boyun fıtığı, çene eklemi problemleri kulak dışındaki çınlama yapabilen sebeplerdir. Kulak sebepleri ise kulak kiri, orta kulak kireçlenmesi, iç kulak ve beyin arasındaki tümorlerdir” açıklamalarını yaptı.

Kadınlarda çınlama stres kaynaklı

Dr. Çoban, erkeklerde görülen kulak çınlamasının nedeninin yüksek tansiyona bağlı olduğunu, kadınlarda görülen çınlamanın nedeninin de en fazla stres ve depresyon kaynaklı olduğunu söyledi. Yaşa bağlı olarak genellikle 35 yaşın üstündeki kişilerde çınlamanın görüldüğüne ve risk grubunda kimlerin bulunduğuna da değinen Op. Dr. Çoban, “Obezler, yüksek tansiyon ve şeker hastaları, kolesterolü yüksek olanlar kulak çınlaması yaşayabilirler. Aynı zamanda trafik kazası geçirenler, beyinle ilgili ameliyat olanlar, orta ve iç kulakta yaşanan travmalar ve orta kulakta geçirilen operasyonlar çınlamayı etkileyen faktörlerdir” şeklinde konuştu.

Sebebe yönelik tedavi uygulanır

Kulak çınlamasının tedavisinin yapabilmesi için öncelikle bu çınlamanın sebebinin bulunması gerektiğini ve tedaviyi de bu sebebe göre yaptıklarını ifade eden Op. Dr. Çoban, “Çınlamaya kulak kiri neden oluyorsa kulağın temizlenmesi, orta kulak kemikçik kireçlenmesi ve iç kulakta tümör ve beyin tümörü varsa bunların ameliyat edilmesi gerekiyor. Kulak dışı sebepler olan yüksek tansiyon, şeker, kolesterol yüksekliği, boyun omur kireçlenmesi gibi nedenlerin de ilgili hekimlerle görüşülerek tedavi edilmesi gerekiyor” diye konuştu.

Beyin tümörü olabilir

Kulakta çınlama olunca bunu çok basite almamak gerektiğinin ve mutlaka altta yatan sebeplerin araştırılması gerektiğinin altını çizen Op. Dr. Çoban, “Basit bir çınlama denilen sorunun altından beyin tümörü çıkabiliyor. Bu şikayetin mutlaka altta yatan nedenlerinin araştırılması gerekir. Çok dikkate alınması gereken bir problem olduğunu düşünüyorum” dedi. Op. Dr. Çoban, “Kulak çınlaması tedavi edilmediğinde hastanın sosyal yaşamını bozabilir, iş yaşamını etkileyebilir, insanlarla iletişimini bozabilir. Bunlarla birlikte hastanın psikolojisi de etkiliyor” şeklinde konuştu.

Kaynak: doktordayiz.com
http://www.doktordayiz.com/d-69-0/kulak-cinlamasi-hangi-hastaliklarin-belirtisidir.html

Kategoriler
Halk Sağlığı

Çenenizin görünüşü değişebilir

Çenenin yandan görünüşünde normalden büyük veya çok küçük durması iskeletsel bir bozukluktan kaynaklanıyor olabilir.

Çenelerin kapanış bozuklukları iskeletsel kaynaklı ise ve kişinin yaşı 18’den büyükse, önce bir ortodonti uzmanına başvurabilir ve bu doktorun yapacağı değerlendirmeler ve yönlendirmeleri ile ortognatik cerrahi denilen tedavi ile yüz görünüşünü istenilen şekilde düzelttirebilir. Ortognatik cerrahi hem ortodontik tedavi(tel tedavisi) hem de çene cerrahisi gerektiren komplike vakaların tedavisinde uygulanan bir tedavi şekli olduğunu açıklayan Ortodontist Evrim Karadağ Özgül, yanlızca ortodontik tedavi (tel tedavisi) ile elde edilebilecek sonuç hasta ve hekimi tatmin etmeyecekse, ortodontik tedaviye ek olarak plastik cerrahi uygulamalarının da yapılabileceğini söyledi.

KUŞ YÜZÜ GÖRÜNÜMÜ

Yetişkin kişilerde çoğunlukla alt çenesi aşırı büyük veya önde olan hastalar için uygulanan bu tedavi hakkında açıklama yapan Özgül, “Alt çenenin çok küçük olduğu kuş yüzü görünümünde, diş etlerinini çok görünmesi nedeniyle gummy smile denilen, yüzün dik yönde uzun olduğu durumlarda, alt veya üst çenelerin aşırı darlık durumlarında veya dudak-damak yarıklarında ortodontist ve plastik cerrahın birlikte yürüttükleri ortognatik cerrahi tedaviler uygulanabilir”diye konuştu.

ORTALAMA TEDAVİ 2 YIL

Tedavilerde önce ortodontik tedavi ile dişlerin diziliminin düzenlendiğini ve operasyona hazır hale getirildiğini belirten Ortodontist Özgül, “Tedavinin bu aşaması 8-12 ay arasında tamamlanır. Daha sonra hasta (ağzında telleri varken) plastik cerrah tarafından opere edilir ve çene kapanışı düzeltilir. Operasyonun ve postoperatif iyileşme döneminin ardından ortodontik tedaviye devam edilerek son kapanış düzeltmeleri, estetik düzenlemeler ve pekiştirme işlemleri uygulanarak tedavi bitirilir. Ortalama tedavi süresi 2 yıldır. Sonuçta kişi kendi doğal dişleri ile güzel bir gülümseme ve estetik olarak etkileyici bir yüz görünümüne sahip olur” dedi.

Kaynak: doktordayiz.com

http://www.doktordayiz.com/d-43-0/cenenizin-gorunusu-degistirilebilir.html

Kategoriler
Halk Sağlığı

Metabolik sendrom nasıl öldürüyor?

Doç. Dr. Ceyhun Dizdarer, “Ülkemizde metabolik sendrom kadınlarda %40, erkeklerde %20 düzeyinde görülüyor. Hemen her üç kişiden birinde var” diye konuştu

Endokrinoloji ve Metabolizma Uzmanı Doç. Dr. Ceyhun Dizdarer, “Metabolik sendrom bedenin metabolizmasının birçok yönden fırtınaya yakalanmak üzere olduğunun tıbbi ifadesidir. Başlangıçta masum kilo-yağ alışları ile başlayan serüven bel çevresinde ciddi artışında eklenmesiyle karaciğeri yağlandıran, tansiyonu yükselten, kasların miktar ve kalitesinde belirgin azalma yapan, insulin direnci ile bedeni tanıştıran, şeker hastalığına doğru yelken açan bir rota çizmeye başladığında biz hekimler, artık bu kişinin metabolik sendroma yakalandığını belirtiyoruz” açıklamasını yaptı.

Metabolik sendromun tıbbi olarak bel genişliğine şeker, yağ ve tansiyondaki ufak bozuklukların eşlik etmesiyle oluşan ortak tablonun adı olarak ifade edildiğini belirten  Doç. Dr. Dizdarer, “10 yaşın üzerindeki her kişide bu tanı konabilir. Metabolik sendrom düzeltilemez ve sürerse, şeker hastalığı ve onun getirdiği kardiyovasküler sistemin ölümcül etkileri; damar tıkanıklıkları, enfarktüs, felç an meselesi olmaya başlar. Bu kişilerin yaşam kalitesi ve süreleri oldukça olumsuz etkilenir. Hemen her organ bu fırtınadan etkilenir. Kalp, beyin, üreme organları, kemik en başta gelir. Detaylı bakılmazsa atlanabilir ve sinsi bir şekilde fırtına ilerler” diye konuştu.
3 KİŞİDEN BİRİNDE SENDROM VAR

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de metabolik sendromun hızla arttığını söyleyen Doç. Dr. Dizdarer, “Ülkemizde metabolik sendrom kadınlarda %40, erkeklerde %20 düzeyinde görülüyor. Hemen her üç kişiden birinde var. Ama ne yazık ki çoğunluk bunun farkında değil, fırtınaya doğru ilerler gibiler. Nedeni kapitalist sistemin getirdiği beslenme ve yaşam tarzı. Aşırı hareketsizliğe iten teknoloji ve yüksek karbonhidratlı beslenme temel olmakla birlikte, hormonal katkılar, genetiği değiştirilmiş ürünler, mısır şurubunun bilinen şekerle yer değiştirmesi, her işin oturduğumuz yerden yönetilebilmesi bizleri metabolik sendroma sürüklemekte” dedi.

DİYET VE EGZERSİZ BİR ARADA OLMALI

İnsanların yaşam kalitelerini artırmaları ve sağlıklı bir şekilde yaşamaları için bedenlerinin fabrika ayarlarının dışına çıktığını erkenden fark etmeleri önemini vurgulayan Doç. Dr. Dizdarer sözlerine şöyle devam etti: “Kas kitlesi ve kalitesinin kaybı en az yağ artışı kadar önemli.Bu fazlalık yağ olup cilt altı, kas içi ve karaciğerde insandan insana farklı oranlarda birikir. Toksik maddeler salgılayarak bu organlardan başlayarak tüm organlara zarar vermeye başlar.Tedavi bireyi detaylı bir şekilde görüp doğru ve kalıcı hamleler yapılmadıkça yüz güldürücü olmuyor. Kişinin kendi doğrularını öğrenmesi lazım. Diyet ve egzersiz aslında tüm vakaları çözer.”

KİŞİYE ÖZEL TEDAVİ

Metabolik fitness’ın kesin ve kalıcı biyolojik, bilimsel çözüm olduğunu dile getiren ve Türkiye’ye ilk defa bu uygulamayı getiren Dizdarer, “Metabolizma her kişide 3-4 alt komponentten oluşuyor. Bunları bulunca doğru diyet ve aktivite planı ile taşlar yerine oturuyor. Bunların analizleri aşamaları oluşturuyor. Beden yağ-kas analizi, VO2 maksimum kas analizi, otonomik ve hormonal beden tayini, metabolik holter analizi bunların bazıları. Böylece herşey kişiye özel oluyor” dedi.
Kaynak: doktordayiz.com
http://www.doktordayiz.com/d-3-0/metabolik-sendrom-nasil-olduruyor.html
Kategoriler
Halk Sağlığı

Burun kanaması neden olur?

KBB Uzmanı Prof. Dr. Atilla Tekat, özellikle genç erişkinlerde sık tekrarlayan burun kanamalarının altında damarsal kökenli tümörler yönünden mutlaka araştırılması gerektiğini söyledi. 
 
 
 
 
 
Havaların soğuması ve üst solunum yolu enfeksiyonlarının artmasıyla birlikte burun kanamaları vakalarında da artış yaşanıyor. Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Atilla Tekat, hava değişimiyle birlikte çok sayıda kişide görülen burun kanamaları yaş ve cinsiyet ayırımı yapmaksızın tüm insanlarda görülebileceğini ifade etti. Prof. Dr. Tekat, “Burun kanamaları genellikle hafife alınır ancak ihmal edildiğinde hayati tehlike oluşturabilir. Kanama nedenleri; burun içi nedenler veya sistemik hastalıklara (hipertansiyon, pıhtılaşma bozuklukları gibi) bağlı olmak üzere iki ana gruba ayrılabilir. Basit bir burun karıştırması, ağır egzersizler, hafif soğuk algınlıkları, rinosinüzitler, alerjik rinit, burun travmaları, burun operasyonları, burun içi yabancı cisimler ve burun tümörleri burun içi  kanama nedenleri arasındadır” dedi.
KANAMA TÜMÖRDEN OLABİLİR
Burnun ön tarafından kaynaklanan kanamaların daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görüldüğünü burnun arka bölümünden kaynaklanan kanamaların ise yaşlılarda daha sık görüldüğünü söyleyen Dr. Tekat, “Burun arka kısmından olan kanamaların daha tehlikeli olabileceğinden mutlaka KBB uzmanı tarafından değerlendirilmesi ayrıntılı bir şekilde gerekir. Özellikle genç erişkinlerde sık tekrarlayan burun kanamalarının altında damarsal kökenli tümörler yönünden mutlaka araştırılması gerekir. Yalancı burun kanamaları olabilir, bu tip kanamalarda kanayan yer burun olmadığı halde, kan burundan gelebilir. Bu durum yemek borusu damarlarının varislerindeki kanamaların yukarı taşması veya genizde yerleşmiş tümörlerin kanamalarında görülebilir” diye konuştu.
BAŞ ARKAYA EĞİLMEZ
Burun kanaması durumunda yapılacakları da belirten Dr. Tekat sözlerine şöyle devam etti: “Burnun ön  tarafından kaynaklanan basit kanamalarda ilk olarak burun kanatları baş ve işaret parmağı arasında birbirine değecek şekilde sıkılır ve baş hafif öne eğilir. Baş hiçbir zaman arkaya eğilmemelidir. Baş kalp düzeyinden daha yüksekte tutulmalıdır. Bunun için dik oturur pozisyona gelmelidir. Bu basit müdahale ile durmuyorsa burun içi ön ve arka tampon koyma yada koterizasyon dediğimiz burun içindeki kanayan damarları çeşitli yöntemlerle yakılması gibi işlemler gerekebileceğinden mutlaka bir KBB hekimine  başvurulması gerekir.”
SOĞUK SU İLE YIKAYIN
Kanama durduktan sonra yeniden kanamayı önlemek için sümkürmemeye özen gösterilmesi, güç gerektiren bedensel hareketlerden kaçınılması ve başın yüksekte tutulması gerektiğinin önemini vurgulayan Prof. Dr. Tekat, “Eğer ilk müdahale ile durduktan sonra tekrar kanama olursa, burun içindeki pıhtılar sümkürme yolu ile temizlenmeli, burun içi soğuk su ile yıkanmalı, burun sıkma işlemi tekrarlanmalı.
Burun kanamaları özellikle yaz aylarında da sıcaklara bağlı olarak daha sık görülebilir. Özellikle sık tekrarlayan veya birden aşırı bir şekilde olan kanamalarda altta yatan nedenlerin tespit edilebilmesi için KBB hekimine başvurulmalıdır” açıklamasını yaptı.
Kaynak: doktordayiz.com
http://www.doktordayiz.com/d-46-0/burun-kanamasi-neden-olur.html
Kategoriler
Halk Sağlığı

Hamilelikte fazla kilonun tehlikesi nedir?

Prof. Dr. Erkut Attar, “Gebelikte yaklaşık 12 -16 kilo alınması normaldir. Üzerine çıkıldığında gebede yüksek tansiyon, gebelik zehirlenmeleri, doğumda zorlanma gibi problemler görülebilir” dedi

 
Doktordayız.com– Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Erkut Attar, gebelikte yaşanan hormonal, fizyolojik ve ruhsal değişiklikleri anlattı. Prof. Dr. Attar, gebelikte bulantı ve kusma nedenlerinden beslenmenin nasıl olması gerektiğine, sigara kullanımının bebeği ve anne adayını nasıl etkilediğinden ödem ve pıhtılaşma sorunlarına kadar pek çok konuda bilgi verdi. Gebelikte yaklaşık 12 -16 kilo alınmasının fizyolojik olabileceğini fakat bu kilonun üstünde kilo alınmasının birtakım sorunları da beraberinde getirdiğini açıklayan Prof. Dr. Attar, “Gebede kilo alımını en fazla 12 kg. sınırında tutmakta fayda var. Üzerine çıkıldığında gebede yüksek tansiyon, gebelik zehirlenmeleri, doğumda zorlanma gibi problemler görülebilir. Bu yüzden gebenin beslenmesi çok iyi takip edilmeli. Gebe asla şeker tüketmemeli. Çikolata, krema, pasta, tatlı gibi gıdalardan uzak durmalı. Şekeri nişastadan, örneğin bakliyat, az miktarda beyaz veya kepek ekmek ve pirinçten almasını tavsiye ediyoruz” diye konuştu. Gebenin fast food yiyeceklerden ve hayvansal yağlardan da kesinlikle uzak durması gerektiğini hatırlatan Prof. Dr. Attar, “Et tüketimi olmalı fakat et ızgara ya da yağsız olarak tüketilmeli. Sakatat gebe için uygun bir besin değildir. Deniz hayvanlarından sadece balık yenmeli. Diğer kabuklu deniz hayvanlarında mineral birikimi fazla olduğu için tavsiye etmiyoruz. Aşırı çay ve kahve tüketimi de folik asit emilimi azalıyor. Bunlardan gebelik süresince uzak durulmalı” dedi.

SİGARA GEBEYİ ÖLÜME GÖTÜREBİLİR

Gebede peyaz peynir, kepekli ekmek, süt, meyve, tavuk, balık ve folik asit takviyesine destek olması için yeşil yapraklı sebzeler gibi besinler tüketmenin önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Attar, “Sigara kullanımı damar çeperleri üzerinde çok kötü etkiler yapıyor. Gebe kadının asla sigara kullanmaması lazım. Sigara içen bir gebede plesantanın damarları etkilendiği için bebek beslenemez, gelişimi bozulur, düşük ağırlıklı bebek doğma ihtimali artar, bebekte zihinsel gerilikler, organ hasarı ve görme bozukluğu görülebilir. Hatta gebede zehirlenme, yüksek tansiyon, karaciğer, böbrek yetmezliği de sigarayla birlikte daha fazla görülebilir, bunlar gebeyi ölüme götürebilir. Sigara, hem bebek hem de gebe için intihar demektir. Hamile kalmaya karar verdikten en az 2 ay önce sigara muhakkak bırakılmalı” şeklinde konuştu.
PIHTILAŞMA PROBLEMLERİ TEHLİKE YARATIR

Gebe kadınlarda ödem oluşumunun toplar damar fonksiyonlarının çalışmasını bozduğunu açıklayan Prof. Dr. Attar, “Ödem her gebede görülür, özellikle ayaklarda toplanır. Geceleri ayakları yukarı kaldırarak dinlenebilirler. Hareketlerin azalması, dolaşımın azalması, ödem, östrojen miktarının artması gebede pıhtılaşma problemlerinin 6 kat daha fazla görülmesine neden olur. Bu çok tehlikeli bir durum olduğu için gebe bu açıdan da çok iyi takip edilmeli” dedi. Gebenin cildinde meydana gelen ödemin özellikle yaz aylarında gebeyi güneş ışınlarına karşı duyarlı hale getirdiğini dile getiren Prof. Dr. Attar, ciltte oluşabilecek renk değişiklerinin lohusalık döneminde normale döneceğini, fakat sıcaklarda güneş ışığına çok maruz kalmamaları gerektiğini de sözlerine ekledi.
Kaynak: doktordayiz.com
Kategoriler
Halk Sağlığı

Grip salgını başlıyor, kimlere aşı yapılmalı?

Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Cem Erdurak, grip aşısını kışlalar, yurtlar, toplu yaşam alanları, uzak ülkelere sık seyahat eden kişiler için özellikle önerdiğini fakat bunların dışında sağlıklı erişkinlerde grip aşısı yapılmasını pek tavsiye etmediğini ifade etti.

Doktordayız.com-Mevsim geçişlerinde daha fazla görülen soğuk algınlığı özellikle burun akıntısı, halsizlik, hapşırma şeklinde devam eder. Soğuk algınlığından korunmak için bol C vitamini alınmasının önemli olduğunu söyleyen Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Cem Erdurak, “C vitaminini yeteri kadar almak için günde 2 defa nar- portakal-havuç karışımının içilmesini ve bitki çaylarını öneriyorum. Kuşburnu çayı, bol C ve A vitamini deposudur. Onun yanında adaçayı, zencefil, tarçın bal ile karıştırılarak içilebilir. Ancak diyabet hastalarının bu karışımda bal kullanmaması gerekiyor. Bu tarz doğal içeceklerle soğuk algınlıkları ayakta atlatılabilinir. Hastalanınca kesinlikle antibiyotik ya da antigribal ilaçlar kullanılacak diye bir durum söz konusu değildir” açıklamalarını yaptı.

Salgınlar bu mevsimde artıyor
Soğuk algınlığının yaklaşık 5 gün sürdüğünü, ilk iki günün hastalığın en şiddetli dönemi olduğunu belirten Op. Dr. Erdurak, “İlk başlangıçta halsizlik, hafif bir burun akıntısı ve hafif ateşle başlayan soğuk algınlığında bol C vitamini desteği alınarak, bitki çayları tüketilebilinir. Bu yöntemler uygulandığı halde şikayetler artıyorsa mutlaka bir hekime başvurulmalıdır” dedi. Soğuk algınlığında en büyük etkenin salgınlar olduğunu vurgulayan Op. Dr. Erdurak, “Şehirlerarası, ülkeler arası, kıtalararası bağlantılar çok kısa sürelere düşmüş durumda. Bir virüsün kıtalararası yayılması bir gün bile sürmeyebiliyor. Bu kadar yolculuğun sık yapıldığı, toplu yaşam alanları ve ortak alanların çok olduğu yerlerde salgınlar özellikle bu mevsimlerde daha çok görülüyor”diye konuştu.

Kronik hastalıkları olanlar dikkat
Influenza adı verilen virüsün etken olduğu soğuk algınlığının grip olarak adlandırıldığını ifade eden Dr. Erdurak, “Eğer kişi grip olduysa 37 derecenin üzerinde ateş, renksiz burun akıntısı, yaygın kas ağrıları ve halsizlik görülür. Tedavi de antibiyotiklerin yeri yoktur, basit ateş düşürücü ve antigribal ilaçlar yeterlidir ancak ateş 38 derecenin üzerine çıkmış ve burun akıntısı sarı yeşil renkli bir hal almış ise bu noktada hastalığa bakteriyel bir enfeksiyon eklendiğini söyleyebiliriz. Böyle bir durumda mutlaka bir doktor kontrolünde gerekli tedavilerin yapılmasını öneriyorum” dedi. Dr. Erdurak sözlerine şöyle devam etti: “Grip aşısını 60 yaş üzeri tüm erişkinler yaptırmalı.Yaştan bağımsız olarak kışlalar, yurtlar, toplu yaşam alanları, uzak ülkelere sık seyahat eden kişilerde grip aşısını öneriyorum. Aynı zamanda kronik hastalıkları olan kişilerde yine yaştan bağımsız olarak aşı yapılmasını tavsiye ediyorum. Fakat sağlıklı erişkinler için aşı yapılması zorunlu değil, eğer bağışıklık sistemini güçlendirerek bu hastalığı atlatabiliyorlarsa o şekilde bir yol izlesinler. Kalıcı olarak bağışıklığın güçlendirilmesi daha önemli.”

Bulaşıcılık nasıl önlenir?
Soğuk algınlığı enfeksiyonunun damlacık yoluyla bulaştığını söyleyen Op. Dr. Erdurak bazı önlemler alınması gerektiğini ifade etti. Dr. Erdurak, “Nefesimizle verdiğimiz havada tutunan mikroplar damlacık yoluyla bulaşır. Toplu taşıma araçlarında yan yana olmak, ellerimizi yıkamamak, tokalaşmak bu hastalığın bulaşıcı olmasını sağlayan etkenlerdir. Toplu taşımalarda mümkünse ağzımızı ve burnumuzu örtecek şekilde korunabiliriz. Bulaşıcılığını önlemek için yapılacak en önemli şey elleri yıkamaktır. Klimalı, kapalı ortamlarda çalışan kişilerin her fırsatta açık havaya çıkmasını öneririm. Odaların havalandırılması çok önemlidir” ifadelerini kullandı.

Kaynak: doktordayiz.com
http://www.doktordayiz.com/d-61-0/grip-salgini-bu-mevsimde-basliyor-kimlere-asi-yapilmali.html

Kategoriler
Halk Sağlığı

Mevsimsel depresyon en çok kadınları vuruyor

Psikiyatrist Dr. Zeynep Pınar,  mevsimsel depresyonun daha çok kadınlarda görüldüğünü, erkeklerde daha az görülmesinin sebebinin sadece farklı biyolojik yapı farklılığından değil, yardım aramamaları, hastalıklarını kolay kabul etmemeleri ve çözüm yolu olarak alkol, sigara, maddeye sığınmları nedeniyle olduğunu ifade etti.
Depresyonda en önemli belirti önceden severek ve istenilerek yapılan aktivitelerin  keyif vermemesidir. Ayrıca ilgi yitimi, yorgunluk, uyku miktarında artma, iştahta artma ve durgunluk oluşur. Depresyon; çevresel, hormonal, genetik, fiziksel hastalıklara ve bazı ilaçlara cevap olarak da ortaya çıkabilir.  Mevsim dönüşlerinde daha fazla yaşanan depresyonun 6 aydan fazla sürmesinin kronikleşen bir depresyona gittiğini ve tedavi edilmesinin çok önemli olduğunu açıklayan Psikiyatrist Dr. Zeynep Pınar, “Depresif depresyon 3-6 ay kadar sürebilir. 6 aydan uzun sürmesi halinde kronik depresyon olarak adlandırılır. Tedavi edilmezse bu durum 2 seneye kadar sürebilir. Bu süreçte depresyonda olan kişi bol bol uyur, bol bol yemek yer ve insanlarla iletişime kapalıdır. Depresyondaki kişi bir eğlenceye götürüldüğü zaman geçici bir dönem açılır ve eğlenir. Bu sefer kişi yalancılıkla veya vurdumduymazlıkla  suçlanabilir. Ama unutulmamalı burada kişi değil, hastalık yalancıdır” diye konuştu.
YAŞAM KRİZLERİ DEPRESYONA SÜRÜKLEYEBİLİR
Depresyon yaşayan kişinin yataktan çıkmak istemediğini, kendisiyle baş edemediğini, sürekli uykusunun olup, motivasyonunun olmadığını ve gerekenden fazla yemek yediğini söyleyen Dr. Pınar, “Mevsimsel depresyonun sebebi mevsimlerle ilgilidir. Mevsim dönüşümleri ile başlangıç gösterir. Tabi tüm depresyonların sebepleri gibi biyolojik, fizyolojik ve sosyal tarafları da vardır. Psikolojik durumumuza bağlıdır. Yaşamsal bir kriz dönemindeysek, gebelik, lohusalık, menepoz gibi veya  emeklilik, evlilik, şehir değiştirme, iflas türünde yaşamda psikolojik yapıyı dalgalandıran dönemler vardır. Bu dönemler depresyonun çıkışını kolaylaştırır. Bedensel hastalıklar, kullanılan ilaçlar, troid hastalıkları, merkezi sinir sistemine bağlı tüm hastalıklar depresyona sebep olabilir” açıklamasını yaptı.
AİLE, EN İYİ KORUYUCU FAKTÖR
Depresyondan kişiyi koruyacak en önemli faktörün düzgün bir aile yapısı ve iyi geçirilmiş bir çocukluk olduğunu belirten Dr. Pınar, “Kişiyi depresyondan bilimsel ve biyolojik tedavilerle de korunur. Bunlar hem depresyondan çıkarır hem de depresyonun bir daha gelmesini önleyicidir. Hastalıktan korkmak değil hastalıktan korunmayı öğrenmek gereklidir. 4 kadından biri, 10 erkekten biri depresyona yakalanıyor. Erkeklerde depresyonun az görülmesinin sebebi sadece farklı biyolojik yapıları değil, onların yardım aramamaları ve hastalıklarını kolay kabul etmemeleridir” dedi. Depresyonun tedavisinde kullanılan ilaçlara yönelik bir önyargının olduğunu ve bu önyargının kırılması gerektiğini ifade eden Dr. Pınar, sözlerine şöyle devam etti: “Yeterli doz ve sürede kullanılan doktorunuzun uygun gördüğü ilaç tedavisiyle hastalık tedavi edilir. Doktorunuzun önerdiği dozda ilacı, doktorunuzun bilgisinde kullanabilirsiniz. Depresif dönem kendiliğinden iyileşse bile kişinin yaşam kalitesi bozulur, çevresindeki insanlar ondan bıkar. Kesinlikle bu çaresizliği kabul etmemek gerekir. Depresyondaki bir kişinin yakınlarına burada çok görev düşüyor. Kişiyi tedaviye götürmek için tatlı-sert “hadi bakalım gidiyoruz” diyecek birisi olmalıdır.
Kaynak: doktordayiz.com
http://www.doktordayiz.com/d-56-0/mevsimsel-depresyon-en-cok-kadinlari-vuruyor.html
Kategoriler
Halk Sağlığı

Hipertansiyon hastaları sürekli ilaç kullanmalı mı?

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Burak Uzel, hipertansiyon hastalarının
kullandığı ilaçların çok fazla yan etkisi olmadığını aksine böbrek, kalp ve gözleri koruyarak ömrün uzamasına neden olduğunu belirtti.

Hipertansiyon kan basıncımızdaki artış esasında atar damar sistemimizdeki artıştır.İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Burak Uzel, hipertansiyonun belirli şikayetleri olmadığını, düzenli ölçümler ile farkedildiğini ve tedavi edilmediğinde beyin kanaması ve kalp yetersizliği gibi ölümcül hastalıklara neden olabileceğini söyledi. Tansiyonun neden yükseldiğine dair açıklamalarda bulunan ve hipertansiyonun iki türü olduğunu belirten Dr. Uzel, “Birincisi, sebebini bildiğimiz tansiyon hastalığıdır. Bu böbreğe giden damarlarda problemler olduğu zaman veya bazı hormonal dengesizliklerde tansiyon yükselebiliyor. Kortizon fazlalığında veya böbrek yetersizliğinde tansiyon yükseliyor. Bu hastalığı ele alırsak %5 oranında bunlar neden oluyor. %95 inin de nedenini bulamıyoruz. Bunu doğal bir süreç olarak görüyoruz. Yaş ile birlikte insanlardaki tansiyon miktarı artıyor. Türkiye’deki durumda insanların %25 yani 4 insandan biri tansiyon hastası. Fakat bunların yarısı tansiyon hastası olduklarını bilmiyor” açıklamasını yaptı.

HİPERTANSİYON SESSİZ KATİLDİR

Hipertansiyona neden olan hastalıklar konusunda da bilgi veren Dr. Uzel, “Kronik böbrek yetersizliği, böbreğe giden damarlardaki tıkanıklıklar ve daralmalar, kortizon yüksekliğİ, adrenalin salgılayan tümörler daha sık görülür. Hipertansiyon hastalığında risk, kilo fazlalığı olanlarda, sigara içenlerde, fazla tuz tüketenlerde daha fazladır” dedi. Hipertansiyon hastalarının belirli şikayetleri olmadığını ve bu şikayetlerin olacağını da beklememek gerektirdiğini dile getiren Uz. Dr. Uzel, “Tansiyon hastası olmak için belli şikayetlerin oluşmasını beklememek lazım. Bu bir önyargı ve bu önyargının kırılması gerekiyor. Hipertansiyonun adı esasında sessiz katil. Bir anda sizi öldürebilir veya beyin kanamasına neden olabilir” diye konuştu.

KÖRLÜĞÜN ILK NEDENLERİNDEN

Hipertansiyonun mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğuna ve tedavi edilmediğinde kişinin nelerle karşılaşabileceğine değinen Uz. Dr. Uzel, “Eğer hipertansiyon tedavi edilmezse sistemleri bozar, ilk olarak damar sistemini bozar, Kalp güçlü çalışmak zorunda olduğu için daha kuvvetli basınç oluşturmak zorunda kalır ve bu kalbin daha fazla kas üretmesine neden olur. Daha fazla kas üretmek kalp için iyi değildir. Çünkü bir süre sonra o atacağı odacıklar kas olduğu için daralıyor ve kalp yetersizliğine neden oluyor. Kalp yetersizliği de ölümcül bir hastalıktır. En az kanser kadar tehlikelidir. Özellikle kalp yetersizliğinin 4. evresi kanserden daha beter bir hastalıktır. Bunların haricinde böbrekleri de bozuyor. Böbrek yetersizliğinde birinci sırada şeker hastalığı varken ikinci sırada tansiyon vardır. Körlüğün sık nedenlerinden biridir” ifadelerini kullandı.

AŞIRI KAS KALBİN ÇALIŞMASINA ENGEL

Hipertansiyon hastalarında ilaç tedavisinin ömür boyu devam edip etmediğine açıklık getiren Uz. Dr. Uzel, “İlaç tedavisine başlayıp sonra ilaçları kestiğimiz hastalar oluyor. Genel olarak hastanın ilaca başladığı zaman devam etmesini istiyoruz. Bu ilaçların çok fazla bir yan etkisi yok. Aksine ömrü korumakta, böbreklerin, kalbin ve gözlerin korunmasında son derece etkin ilaçlardır. Eğer tansiyon çok yüksek giderse bir süre sonra kalp yetersizliğine neden oluyor. Çünkü kalp aşırı yük altında çalışmak zorunda kaldığı için kas yapıyor. Ve kalpteki aşırı kas bir süre sonra kalbin çalışmasına engel oluyor” dedi.

Kaynak: doktordayiz.com

http://www.doktordayiz.com/d-49-0/hipertansiyon-hastalari-surekli-ilac-kullanmali-mi.html

Kategoriler
Halk Sağlığı

Kepçe kulak psikoloji bozuyor


Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahı Prof. Dr. Oğuz Çetinkale, kepçe kulağı olan erkek ve kız çocukların saçlarını uzattığını, kulaklarını saçları ile kapatmaya çalıştığını, bu durumun psikolojik olarak kişileri rahatsız ettiğini belirtti.

Kepçe kulak, kulak kepçesinin duruş anomalilerinden birisi olarak adlandırılabilir. Normalde kulak kepçesi kafatasımıza belli bir açıyla yaklaşmıştır. Bu açı büyüdüğü zaman yani kepçe kafatasından uzaklaştığı zaman ön taraftan bakıldığında kulak belirgin göze çarpar hale geliyor. Buna kepçe kulak, yelken kulak veya belirgin kulak gibi isimler takılıyor. Kepçe kulak durumunun bebek birkaç aylıkken fark edilmesiyle bazen kundaklama ve sarma yöntemleriyle düzelebileceğini söyleyen Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahı Prof. Dr. Oğuz Çetinkale, “Kepçe kulak geç fark edilirse ameliyatla düzelme sağlanabilir. Ameliyatla düzeltilebilmesi için kulağın gelişimini tamamlaması gerekiyor. Kulak kepçesi ameliyatında çocuğun 4 yaşını bitirmesini bekliyoruz. Çünkü 4 yaşından sonra kulak kepçesi genellikle olması gereken boya erişmiş oluyor” şeklinde konuştu.

FARK EDİLMESİN DİYE SAÇLARINI UZATIYORLAR

Kepçe kulak ameliyatlarının daha çok sosyal nedenlerle yapıldığını, kulağın fiziksel olarak işitmesinde ve fonksiyonlarında herhangi bir problem olmadığını açıklayan Prof. Dr. Çetinkale, “Kepçe kulak ameliyatları kişide görsel olarak rahatsızlık nedeniyle yapılıyor. Özellikle okul dönemindeki çocuklar birbirlerine çok acımasız davranıyorlar. Böyle bir şekil bozukluğunu arkadaşlarında fark ettikleri zaman o kişiyi rencide edebiliyorlar. Kızlar genellikle saçlarını uzatıyorlar, kulak kepçelerini kapatıyorlar. “Saçımı hiç toplayamıyorum, saçımı kulağımın arkasına tutturamıyorum” gibi bir şikayetle geliyorlar. Erkeklerde yine kepçesini kamufle etmek için saçlarını uzatıyorlar, “Kısa bir saça bir türlü sahip olmadım, şu kulaklarımı düzelteyim de saçlarımı kestireyim” şikayetleriyle geliyorlar” dedi.

AMELİYAT İZİ GÖRÜNMÜYOR

Kepçe kulak ameliyatlarında kıkırdağın yeniden şekillendirildiğini, bu işlem sonucunda ameliyat izinin kulak arkasında kalması nedeniyle görünmediğini ifade eden Prof. Dr. Çetinkale, “Kepçe kulak genellikle iki taraflı oluyor. Nadiren tek taraflı veya asimetrik oluyor. Ameliyattan sonra bir kalıp yapıyoruz. Bu kalıp bir hafta on gün kalıyor. Ameliyat sonrası iyileşme süreci yapılan yönteme göre değişiyor. Dikişlerin kapanması veya şişliklerin inmesi 3-4 haftayı bulabilir. Ama yara iyileşmesinin normal süresi 1 yıldır” diye konuştu. Dr. Çetinkale sözlerine şöyle devam etti: “Ameliyattan sonra hasta kulağına bir darbe gelmemesine dikkat etmeli, bandajı varsa üzerine yatabilir ama bandajı çıkarırsa kulağın üzerine yatmamalı.”

Kaynak: doktordayiz.com

http://www.doktordayiz.com/d-64-0/kepce-kulak-psikoloji-bozuyor.html