Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

Hastane önü incir ağacı

Bir Delinin Poliklinik Defteri’nden
Bu akşam televizyonda Volkan Konak var.Cerrahpaşayı söyledi yine ağladı, yine ağladım.’’Doktorlar da ne anlar ciğerin acısını ‘’diyor.Neden anlamasın? doktorların ciğerleri kopmaz mı ?.etlerinden et koparmazlar mı ?.Onların ciğerin yarısını hastaneye koymazlar mı ?

Koyarlar koyarlar …..Cerrahpaşa mezunuyum, doktorum ama bir hastaneye ciğerimin yarısını koydum.

Çok severim Volkan Konak’ı türkülerini siyasi duruşunu insanlığını…..Cerrahpaşa türküsünü de severim. O söyler ağlar, ben dinler ağlarım.
Ardından ‘’Hastane önü incir ağacı’’ türküsünü söyledi. Çoğunuz bilirsiniz hikayesini ama ben yine de anlatayım. Vereme çare bulunamayan yıllarda, askerde bir delikanlı verem olduğu ortaya çıkınca hastaneye yatırılıyor şimdiki ismiyle ‘’Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesine’’ başhekimlik binasının önünde hala o incir ağacı varmış.
Bu delikanlı memleketine sevdiğine hasret çeker, o incir ağacının altında oturur türkü söyler bir şeyler karalarmış Öldüğünde kasketini içinde çıkmış şiir sonra memleketinde türkü olmuş

Hastane Önünde İncir Ağacı
Hastane önünde incir ağacı (Annem ağac
Hastane önünde incir ağacı
Annem ağacı
Doktor bulamadı bana ilacı
Annem ilacı
Doktor bulamadı bana ilacı
Annem ilacı
Baştabip geliyor zehirden acı
Annem ay acıGarip kaldım yüreğime dert oldu
Annem dert oldu
Ellerin vatan bana yurt oldu
Anam yurt oldu

Mezarımı kazın bayıra düze
Annem vay düze
Yönünü çevirin sıladan düze
Annem vay düze
Yönünü çevirin sıladan düze
Annem vay düze

Ben bu türkünün ilk hikayesini nerede dinledim biliyor musunuz? Göğüs hastalıkları toplantısına katılmıştım.
Yemek sonrası Yedikule Göğüs Hastalıkları hastanesi doktorlarından oluşan halk müziği korosu söyledi. Önce hikayeyi anlattılar sonra söylediler.Onlar söylerken bir çoğunun gözleri doldu biz dinleyenlerden ağlayanlar oldu.

Geçen ay tanıdığım bir profesör sunumunun sonunda annesini iki ay önce kaybettiğini anlattı, hem de farkına varılmamış böbrek yetmezliği varmış ve buna bağlı komplikasyonlardan dolayı kısa sürede ölmüş.

Ben öğrenciyken karşısında çekinerek durduğumuz soru sormaya çekindiğimiz adam , o akşam bir oğuldu, kendini suçlayan affetmeyen bir oğuldu. Ciğeri yanıyordu ve ciğerini yarısını hastaneye bırakmıştı. Hem de suçladığı doktor kendisiydi suçladığı affetmediği. Ne büyük yük vardı omuzlarında.Nasıl üzüldüm ona.

Allah belanı versin doktor annemi kurtaramadın diyordu, diyordu ama o doktor kendisiydi. Başkasına söylemek, onu suçlamak, ağlarken ona küfür etmek.Ne büyük bir lüksdür biliyor musunuz?
Bizim o lüksümüz yok. Ciğerimizin yarısını hastanede bırakır, diğer yarısını da kendimiz kemiririz.

Belki bundan dolayı mı bazen bize ciğerleri peş para etmez derler?

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

Açtım ağzımı, yumdum gözümü: “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?”

Genel Sağlık Sigortası çıkarılırken ne denmişti?

“Tüm vatandaşlarımızı sosyal güvenlik şemsiyesi altına alıyoruz.”

İlk bakışta güzel bir felsefe, güzel bir ifade…

Ancak, herşey de olduğu gibi, bunun da tarzı icrasında, ciddi bir sakatlık var!

ve yine yasa yapıcıların haberi bile yok!

Çünkü güzel memleketimin, güzide bürokratları birşeyleri hazırlar, ama uygulanmasına dair nedense hiç fikir yürütmez. Çünkü kervan hep yolda düzülür.

x x x

Şimdi size gerçek bir olay aktaracağım:

22 yaşında bir üniversite öğrencisi düşünün.

Anne ve babasının herhangi bir sigortası yok. Klasik terimle SSK’lı, Emekli Sandıklı ya da Bağ-Kur’lu değil.

GARİBAN! Anlamayan için bir daha yazayım g-a-r-i-b-a-n

Şimdi ülkemizin geleceği bu parlak insanı, “sağlığı garantide yaşaması için” ödemesi gereken bu 36 TL’yi nerden bulsun?

Ya da aldığı öğrenim kredisinin, boğazından geçecek yemek için ayırdığı kısmını SGK’ya mı versin.

Amiyane tabirle, gitsin pazarda limon mu satsın?

Azıcık mantık azıcık öngörü lütfen.

x x x

Çıkarılan kanunun ilgili maddesinin muhattapları, yani yüce yaratıcıları size sesleniyorum.

Çıkın biraz sokakta dolaşın.

Bulunduğunuz evren gerçeklerden çok uzak.

Kendinize gelin.

Akla, mantığa, hakka ve adalete uygun kanunlar çıkarın.

Üniversite öğrencisinin, olmayan parasına göz diken bu saçmalığı, bir an önce düzeltin.

Üniversiteler okumak içindir, limon satmak için değil!

Artık adam gibi adamları olması gereken yerlerde, istihdam edin, yeter artık!

Uz.Dr.M.Özgür NİFLİOĞLU

www.twitter.com/drozgurs

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

Şemsi Paşa Pasajında Sesi Büzüşesice Doktorlar

Uz.Dr.M.Özgür NİFLİOĞLU

Okuyabildiniz mi?

Belki bir kısmınız okuyabildi, bir kısmınız okuyamadı…

Şimdi derin bir nefes alın, sesinizi dışa vurun ve okuyun.

Ne oldu? Okuyabildiniz mi?

Kolay olmuyor öyle değil mi?

Tıp okumak da böyle bir şey işte. Dışarıdan bakınca okuması kolay ama iş başa düşünce zor.

Hayat acımasız, hayat dengesiz, hayat adaletsiz.

Biz sadece emeğe saygı istiyoruz. Başka bir şey değil.

Her şeyi bilen insan üstü mahlukatlar da değiliz onu da bilin.

Çıkmayan raporunuz, geçmeyen karın ağrınızın sebebi değil, çözümü biziz.

Yeni doğan bebek de, 80 yaşında vefat eden dede de bizden soruluyor.

Yaşam ile ölüm arasında çalışıyoruz, o yüzden;

Hayat da bir seçenek, ölüm de.

Ölüm de doğum kadar doğal ve sahici.

Hastalıklar ise icadımız değil.

Saygı duyun, öfke değil.

Söylemek başlık kadar zor olmasa gerek!

Uz.Dr.M.Özgür NİFLİOĞLU

Asistanhekim.org Kurucusu ve Editörü

www.twitter.com/drozgurs

BİR SONRAKİ YAZI : Hekimlerin “O Şey’e” ihtiyacı var

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

Bilimsellik

Yaklaşık 12 senden beri gerçek bilimselliğin olması gereken arenada, yani akademik arenadayım. Arenadayım diyorum çünkü, yıllardan beri nereden ne türlü darbeler gelecek diye ince bir stres halindeyim. Ama bu stres halinde olma insana garip bir dinamizm veriyor, genç kalıyorum.

Hem de ne gençlik, akademik kariyerimin taaa başındaki heyecan kalbimde, beynimde yaşıyor. Hani eyleme döküldü mü bütün bu heyecan, maalesef olmadı.

Batı medeniyetinde, bu heyecanı yaptığın çalışmalarla birleştirdiğinde en yüksek seviye akademik kariyerde çalışan bilimsel genç kalan bir insan oluverirsin. Yurdum şartlarında ise heyecan genci, kariyer yaşlısı olup kalıverirsin.

Şimdi unutalım her şeyi, tüm güzellikleri fotoğraf karelerine hapsedelim her gördüğümüz bizim olsun. Fotoğrafçılık öyle değişik bir sanat ki, ancak paylaşınca derinleşiyor, derinleştikçe güzelleşiyor. Tüm renklerin içinde hemhal olduğu, bütün duyguların katıksız paylaşıldığı sanat.

Bu sanatı tüm akademik kariyer düşünen, yaşayan herkese hissettirmek lazım. Paylaşmayı unutmadan yaşamayı başarabiliriz belki…

Dr.Abdullah GÜVENLİ

Samsun Halk Sağlığı Laboratuar Birim Sorumlusu 
Mikrobiyoloji PhD
Halk Sağlığı Müdürlüğü/SAMSUN

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

İskele

Gün geçmesin ki gençliğin, dünyanın, iklimin, insanların kötüye doğru gittiğini söyleyen yeni birileri daha ortaya çıkmasın. Sürekli bir şeylerin şikayet edilecek taraflarına odaklanan harika insanlar…

Sizler bu günlerde yazın etkisiyle de olacak gemilerin; karayı denizle aldatırken mavi suları ikiye bölmesini dokunmadan, görmeden,seslenmeden sessizce izleyen iskele insanları gibi geliyorsunuz. Bütün bu kötüye gidişatın ortasında acaba siz ne yapıyordunuz? Olaylar kısa sürede gerçekleşmediğine göre uyuyor muyduk acaba yoksa yeni mi uyandık? Bütün bu olayların temelinde televizyon seyircisi gibi mi kaldık ya da bu gidişatın bir parçası mıydık?

Çevremizde en ufak bir pisliğin olmasına bile izin vermezken… Bütün evreni kaplayın bu pisliğin oluşmasına istemeden de olsa susmak katkı sağlamak değil de nedir? Eğer çevremizde istemediğiniz dünyalar oluşuyorsa bunun temelinde bizim tembelliğimizin, ses çıkarmayışımızın, gemilerin gidişini seyretmemizin olduğunu kabul etmemiz gerekir. İskelede gemilerin gidişinden şikayet etmek yerine geminin dümeninde olmak veya olmaya çalışmak dünyayı, en azından kendimizi birazda olsa değiştirecektir.

Her dakikanızın hayatınızın en güzel zamanı olması dileğiyle…

Şeyhzade Bilgin

 

 

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

Sizlere açık açık bunu yazıyorum!

Sevgili Hastalarım

 

Bu sizlere bir açık mektuptur.

Polikliniğime geleceksiniz, dışarıda Uzman Doktor …….. yazmasına kanıp numara alacaksınız muayene olmak için. Muayene olurken “Dışarıda kadın ismi yazıyor ama beni muayene eden erkek, bu nasıl oluyor yahu?” diye düşünecek, ama o an çok da umursamayacaksınız bunu. Sonra benden her zamanki gibi gereksiz tetkikler isteyecek, internetten veya televizyondan duyduğunuz kulaktan dolma bilgileri kısıtlı zamanımı çalarak bana danışmaya çalışacaksınız. Sonunda elbet tartışma çıkacak aramızda…Ama siz bu tartışmanın sonunda kendinizi yenik düşmüş hissetmeyeceksiniz hiçbir zaman. SABİM diye bir şey var ne de olsa! Beni oraya şikayet edecek, bu şekilde öfkenizi dindirme olanağı bulacaksınız. Ama şikayet ederken bir an düşüneceksiniz: Şimdi poliklinikte beni muayene eden erkekti, dışarıda yazan isim ise kadın ismi. Ben kimi şikayet edeceğim?

İşte böyle bir ikilemde kalmaman için yazıyorum sana bu mektubu sevgili hastam. Muhtemelen hiç düşünmedin bunu ama; ben, yani şikayet etmeyi düşündüğün kişi, zorlu bir sınavdan geçerek eğitim almaya hak kazandığı üniversite veya eğitim araştırma hastanesinde, asistanlığı boyunca hiçbir zaman bir uzmanla beraber poliklinikte hasta bakmamıştır, bakmayacaktır da! Asistanlık döneminin daha üçüncü ayında poliklinikte tek başına hasta bakmaya zorlanmış, içinden çıkamadığı durumlarda ancak telefonla uzmanına veya hocasına danışmasına izin verilmiş, hatta fazla danıştığı zaman alttan alta alay edilmiş ya da azarlanmış bir zavallı şahsiyettir karşındaki. Klinikteki dört polikliniğe ikişer ikişer uzmanların ve hocaların adı yazılmış, ama o uzman ve hocalar asla “orada” olmamışlardır. Hatta ana polikliniğe kilometrelerce uzaklıktaki semt polikliniğine aynı uzmanın adı sanki ikisinde de hasta bakıyormuş gibi girilmiş, başhekimlik ve sağlık müdürlüğü buna göz yummuştur. Bir kişinin aynı anda iki yerde olması mümkün müdür oysa? Türkiye’de her şey mümkünmüş, asistan olunca ilk öğrendiğin şey bu oluyor sevgili hastam. Benimle en ufak çatışmanda, dışarıda 10 dakika beklediğin için veya kimbilir hangi sebeple beni hemencecik SABİM denen yere şikayet eden sen ise; ne hikmetse, sana yapılan bu “oyunu”, gözüne sokula sokula yapılan bu “üçkağıdı” şikayet etmeyi aklının ucundan bile geçirmezsin. Neden acaba? Bilinmez…

Bunları dile getirdiğimizde, bazı uzman abi ve ablalarımız hemen savunma pozisyonuna geçmekte ve “Zamanında biz de aynı yollardan geçtik, siz de geçeceksiniz”,”Poliklinikte hasta bakmadan eğitim alınmaz” gibi söylemlerde bulunabilmekteler. Onlar söylemeden ben sormak istiyorum onlara: Hayat, değişim demektir. Sizin geçtiğiniz yolların tıpatıp aynısından geçmemizi beklemeniz çocukluktan başka bir şey değildir. Dikkatinizi çekerim; poliklinikte hasta bakmayıp istirahat etmek değil amacım, sadece ve sadece uzman abi ve ablalarım eşliğinde, gerektiğinde onlara danışarak, “evrakta sahtecilik” yapmak zorunda bırakılmadan, onurumla bakmak istiyorum hastalarıma. Çok mu şey istiyorum? Ben bunların makul istekler olduğunu düşünüyorum. Takdir sizin.

Sana gelince sevgili hastam; uzun lafın kısası, beni şikayet etmeden önce bir kez daha düşünmeni ve benim de senin gibi “sistemin ve egemenlerin mağduru” olduğunu görmeni diliyorum. Son karar yine de senindir, her zaman saygı duyarım.

Sevgi ve saygılarımla…

Dr.Murat CANSEVER

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

Sabır Taşı Çatlar mı?

663 no’lu KHK ile elinden hakları alınanlar için seslenmek istiyorum….

Sen ARAŞTIRMACI oldun dediler, suçun devlet için Yöneticilik yapmak dediler. Mağdur olacaksın artık mesleğine uygun kadron yok sen DOKTOR, MÜHENDİS değilsin diye hüküm verildi.

Herkese hakkını vermek lazım bu arada; yönetici olarak seçilen bir insan ölene kadar yönetici olmamalı, olamazda akıl mantık bunu getiriyor. Fakat kimsenin mağdur edilmesine de gerek yoktu, KİM OLURSA OLSUN buna hakkı da yoktu.

Her güç sabır ile zaman birleştirilerek sağlanır (Balzac). GÜÇ hepimizde, gücün ellerinde olduğunu düşünenler ise içimizde. Kim olduğumuzu unutmadan çalışalım adil olmanın hazzını hissedelim..

Saygı ve Sevgiyle

Dr. Abdullah GÜVENLİ

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

Bavul

Yavaş yavaş toplamaya başlıyorsun her şeyi. Yolculuk için hazırlanmaya başlıyor insan. Bazen inanamıyor gideceğine. Bazen de artık bitti diyorsun. Eşyaların yerini boşluklar almaya başlıyor. Boş dolabın uğurluyor ilk seni. Yaşadıkların yaşanmışlıkların güzel birer hatıra kalıyor. Gözlerin ıslanıyor ıslak ıslak bakıyorsun geçmişe.
Ömür bu, bitmiyor yolculuk. Son durağa kadar eşlik ediyor dostların. Ve yeni bir başlangıç başlıyor yeniden. Biten ve başlayan yolculuklar zamanla silinip gidiyor.
Ve yağmurlu bir gün sorgulamaya başlıyorsun geride bıraktıklarını… Yalnızca bavul izleri mi kaldı geride diye düşünüyorsun. Sonrasında teker teker keşkelerin geliyor aklına… Bırakıp gittiğin hayallerin beklentilerin için harcanıp gittiği veya yeterince zamanın olmadığı yalanını söyleyiveriyorsun kendine…
Başka bahara kalmış aşklar gibi… Bitmeyeceğini düşündüğümüz yıllarımızdan bir tanesini daha harcayıveriyorsun. Nasıl olsa seneye değil mi?
İnsanı beklentileri gelecek kaygıları eritiyor yavaş yavaş…
Eskiden fakir ama gururlu hayallerimiz vardı. Ali köy çoçukları için öğretmen olmak isterdi. Ayşe annesini iyileştimek onu sağlıklı görmek için doktor olmak isterdi. Melek hemşire karla kaplı yolda doğum yapan tanımadığı bir kadın için saatlerce yürürdü. Şimdi çıkarlarımıza takılmış gidiyoruz. Acaba bu mutlulukları birkaç bin liraya mı değiştik? Tamam anlıyorum akşam yemeğin 1 tas gurur mu içeceğiz?Araba yerine yürüyerek mi gidelim? Çocuklarımız gururumuzu giysinler, içsinler? Katılmıyor değilim ama bir insan hayatını kurtarmak, yeni doğmuş bir bebeğin mutlu haberini vermek bütün bunlara değmez mi?
Hayat yolculuğunuzda bavulunuz unutulmaz anılarla dolu olması dileğiyle…
Şeyhzade Bilgin
Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

Bunu okuyabilirsiniz, ama bir şartla !!!

Uz.Dr.M.Özgür NİFLİOĞLU

Hayatın en hüzünlü anı,

Mevsimine kapıldığın hekimliğin,

Polikliniğinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın andır,

Bırak gitsin, bırak git…

xxx

Bırakıp gidelim mi? Kalalım mı yoksa?

Bilmiyoruz, bilemiyoruz ne yapalım.

Hergün değişen şartlar, kanunlar, yönetmelikler, genelgeler…

Tam da hekim olacak zamanı bulmuşuz bence.

Artık bizden iyi yönetmelik okuyan yok memlekette.

Değişikliğin değişikliğinin değişikliği ile geçiyor hayatımız.

Ya da birileri dalga geçiyor bizimle.

Süreler, santimler, yıllar değişiyor sürekli.

Tababetimiz bile orta doğuya benziyor vesselam.

Yüz, kol, bacak nakline değil, akla fikre ihtiyacımız var sadece.

14 Mart 1827’e dönmek istiyorum.

Hani hem cerrah hem dahiliyeci olunan, harrison’ın yazılmadığı yıllara.

Yabancı hekimlerin ağzının içine bakmayalım diye, Sultan II.Mahmut’un tüm tabipler benim mesuliyetimdedir diye ferman yazdığı yıllara.

Gariban Müslümanlar açıkta kalmasın diye, İzmir Vali’sinin fesini ortaya koyup, hastane açmak için para topladığı yıllara.

İşgal kuvvetlerine inat, tıp balosu düzenlenen yıllara.

Şiddetten değil, düşman kurşunuyla öldüğümüz “onurlu” yıllara.

En azından umudumuzu kaybetmediğimiz, hekim olmaktan gurur duyduğumuz yıllara.

Şahane günler yaşıyoruz, gerçekten şahane.

Başka söylenen her söz gerçekten bahane.

x x x

Şartımız mı neydi?

Hekim gibi hekim olmak!

 

Uz.Dr.M.Özgür NİFLİOĞLU

www.drozgurniflioglu.com

 

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

Hekimlerin kazandığı para neden “haram” olarak görülüyor? İşte cevabı!

Dr.Abdurrahman Ersü’nün köşe yazısı

1948’ de yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ nde “Sağlıklı Yaşam Hakkı” tanımlanmış ve devletlerin bu hakkı sağlamak için yapmaları gerekenler açıklanmıştır. Bu noktada akla şu sorular gelmekte: Sağlık gerçekten hak mıdır? Sağlık hakkı kavramının sağlık çalışanlarına uygulanan şiddette ya da sağlık sisteminde hastaya veya yakınlarına bağlı olarak gelişen aksaklıklarda rolü var mıdır?

Sağlık hak değildir. Sağlığın ticarileştirildiği günümüzde bunu açıklamak için maalesef ancak ticarette kullanabileceğimiz bir terimi kullanmamız daha açıklayıcı olacaktır : “Sermaye”. Sağlık insanlara doğuştan itibaren verilmiş (ki maalesef her insana değil) bir sermayedir. Bu sermayeyi nasıl koruyacağı ve geliştireceği ya da nasıl harcayacağı kısmen insanın tasarrufundadır.

Devletlerin ve hekimlerin görevi ise bu noktada bu sermayeyi yanlış değerlendiren ya da elinde olmayan sebeplerle bu sermayeyi kaybetmiş insanlara çözüm yolları bulmak dahası bu kayıp gerçekleşmeden önce insanlara sağlıklarını koruyacakları ortamlar sağlamak; bu konudaki bilinç düzeylerini geliştirmektir. Bu noktada sağlık hak değildir. Hak olan sağlıklı bir çevrede yaşamak, insanın sağlığını koruyabileceği koşullar sağlamak ve sağlık hizmetlerine ulaşabilmektir.

Peki, sağlık çalışanlarına uygulanan şiddette sağlığın hak olarak algılanmasının rolü olabilir mi? Hiç kimse zaten hakkı olan bir şeyi elde etmek için parasını, zamanını ve emeğini harcamak istemez. Kaldı ki sağlık hak olsa bile kişinin sağlığını sürekli korumasının yani bu haktan yoksun kalmayacağının garantisi yoktur. Ayrıca sağlığını yani hakkını kaybetmiş birinin ne kadar emek, zaman ve para harcasa da bu hakkı geri kazanmasının garantisi de verilemez.

Bu nedenle sağlığı hak olarak gören kişi sağlığını korumak ya da geri kazanmak için hastanede sıraya girmek, bunun için maddi fedakarlıklarda bulunmak ya da bu amaçla hekimin önerilerine uymak (diyet, ilaç v.b.) istemez. Hekimin kazandığı paranın “haram” olarak görülmesinin de altında bu yatar.

Çünkü kişi daha düne kadar sağlıklıydı ve zaten de böyle olması gerekiyordu. Bu noktada kendisinden bu fedakarlıkları isteyen devlete ya da sağlık çalışanlarına öfke duyması kaçınılmazdır. İlkel insanın da öfkesini şiddet eğilimi olarak dışa vurması da kaçınılmazdır. Bu noktada “sağlık haktır” yerine insanların sorumluluklarını vurgulayan başka bir slogan üzerine düşünülmeli midir? Herkese sağlıklı günler… 

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

Matruşka Bebekler

Şeyhzade Bilgin’in Köşe Yazısı

Hayatımızda birbirine benzetebileceğimiz 2 nesne; kendisini okul eğitimi ile yeterli gören yeni mezun ve matruşka bebekler… 

Toplum ve iş hayatının içinde, yoğrulmamış teoriden yoksun geçiren hocaların desteğiyle olsa gerek büyük bir kitle, üniversite sonrası sert kağıda basılmış diplomasının kendisinin iş bulma konusunda yeterli olacağı görüşünde…Kısmen buna katılabiliriz. Ancak bulduğunuz işin istediğiniz iş olmayacağı yüksek bir ihtimaldir. Birde bölümüne güvenip kesin devlet memuru(kendi tabiriyle) olacağını düşünüp kendisini geliştirmeyen, hayat amacını biran önce okulu bitirmek, evlenmek, ev almak, araba almak gibi olgulara endeksleyip kendilerinden öncekiler gibi unutulup giden bir ordunun içersinde kendilerine yer tutup ne çevresine ne topluma katkı sağlamayı düşünmeyenler de var ki umarım istedikleri yerde olurlar.. 

Evet, herşey hayal gibi. Öncesinde bitmesi için uzun soluklu beklenen eğitim serüveni ve belirlediğiniz bir iş yoksa toplumun size dayattığı başka bir kariyer… 

Ne kadar ucuz değil mi insan  hayatı… 

Yaptığınız iş seçimi sonrasında zamanınızın %50 sinden fazlasını seçtiğinizi iş alanında geçireceğinizi göz önüne aldığımızda ve her 10 kişiden 7’si kendi alanı dışında çalışıyorken sanırım iş dünyasında kendi işinizi seçmek ve yaşam standartlarınıza uygun çalışmak için sadece diplomanıza güvenmek pek mantıklı bir seçim olmayacaktır… 

Mezun olduktan sonra dağıtılan cvler ardından zamanla azalan hayaller ve ücret hanesi. Daha kendisine sektör bile seçmemiş belki de meslek bile daha da küçülen rekabetin içinde, kabuğundan olmazsa olmazından taviz veren, kendisini küçülten devler arasında bir matruşka bebeği. Alanında uzmanlaşamamış dumanı burnunda yeni mezun, bir anda dalgalı bir göle atılan kağıttan bir gemi… 

Kendinimizden taviz vermemek için alanımızdan ve hedeflerimizden taviz vermememiz gerekir. Diplomanıza güvenmek yerine; kendisini alanında geliştirmiş, hedeflerini belirlemiş ve bu hedefini samimi bir istekle isteyen ve en nihayetinde gelişime inancı ve gayretiyle güvenilebilecek birisi olduğunuzda gerçek başarı istediğiniz her şeyi beraberinde getirecektir…

Şeyhzade Bilgin

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

Bir Başbakanımız var…

Stj.Dr. Metin Yeşiltepe’nin Köşe Yazısı

Bir Başbakanımız var. Koşturup duruyor 1 günde 2 ülkeye gittiği oluyor yetişmeye çalışıyor her yere, konuşulan her konuya. Hatta sık sık da konuyu da değiştiriyor sıkılınca. Örneğin; Uludere konuşulmayacak diyor ama sonra unutuyor kendi konuşuyor. Hani otobüste yaşlı  bir amca yanınıza denk gelir de her moladan sonra size nereye gittiğinizi sorar ya öyle işte.

Sahi ya otobüs demişken ne çok duble yol yapıldı. Sağolsun bakanımız çok çalıştı, sıcak asfaltla ördü anayurdu dört baştan. Van’da deprem olunca da tüm halk uyudu sıcacık asfaltın üstünde. Ohh mis gibi! Hatta burası saray gibiymiş diyen bakan bile vardı.  Dile kolay 61 hükümet, ne çok bakan gördü bu ülke. Ama hiç düşünen görmedi !  Düşünmeden konuştu herkes. Ağzına geleni söyledi.  Dinleyenler de düşünmedi. Ya karşı çıktı çok sert ya da destek oldu bağnazca. Kızdık biz de birilerine; yine düşünmeden “aslında bırakıp gideceksin” dedik işini, ülkeni, evini, eşini…

Ama artık yeter!  Artık düşünme zamanı!  “Bakan”  bizi iyi edemez, konuşan bizi iyi edemez; ama düşünen, düşündüğünü yapan herşeyi değiştirebilir. Artık sadece şikayet edip bağırmak yetmez! Düşünmek gerek. Düşünüp işine, ülkene  ne katabileceğini bulman ve yapman gerek. Belki defalarca deneyip başaramayacaksın ama devam et.  Dünya tarih boyunca hep kötü zamanlar da gördü. Ve bu kötü zamanlardan hep iyiler hazır olduğunda çıktı. O yüzden umutsuzluğa kapılmadan düşünmek, yapmak gerek.

           Victor Hugo’nun dediği gibi, “Gecenin en karanlık anı şafak sökmeden az öncedir.” 

Metin Yeşiltepe