Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

Borderline Kişilik Bozukluğu

Dr.Elif Duygu CİNDİK

Master of Public Health, Fachärztin für Psychiatrie und Psychotherapie

Borderline kişilikliği aşırı hassas özlerini korumak için etraflarına duvar örerler. Diğer insanlar onlar için birer araçtır, kendilerini sevmedikleri için çevrelerine onlara güç verme ve onları destekleme görevini verirler. 

Her insanin  kişiliği değişiktir ve kimse tamamen bir norma uygun değildir. Eğer insanların saplamaları günlük yaşamı aksatır ve kişisel gelişmelerini engellerse ve çevresindeki insanları rahatsız ederse bu kişilik bozuktur. Size burada Boderline kişilik  bozuklukluğunu tanıtmak istiyorum. Bu insanlar oldukça hassas ve çabuk kırılabilen insanlardır. Bu insanlarda duygusal yükselme ve düşüş arasında gidip gelen aşırı bir dalgalanma vardır. Her şeyi ya ak ya da kara olarak görürler. Önlerine oldukça büyük hedefler koyarlar ve bunlara ulaşamadıkları takdirde sınırsız bir hayal kırıklığı yaşarlar. 
        Borderline kişilikliği aşırı hassas özlerini korumak için etraflarına duvar örerler. Diğer insanlar onlar için birer araçtır, kendilerini sevmedikleri için çevrelerine onlara güç verme ve onları destekleme görevini verirler. Sağlıklı bir özgüvenin olmadığı için diğerlerinden aşırı ölçüde ilgi ve anlayış beklerler. Tatmin için diğer insanların kullanılması uzmanlar tarafından narsistik beslenme olarak değerlendirilir. İnsanlar arasındaki ilişkileri iyi ve kötü diye ayırma eğilimi taşırlar. Bir kişi ya kesinlikle en iyi arkadaştır sürekli yardıma hazırdır sınırsız bir anlayışa sahiptir veya kesinlikle güvenilmeyen sahte ve kötü bir insandır. Ruhlarının derinliklerinde boşluk ve hüzün vardır. Günlük davranışlar hızla göze çarpan tuhaf davranışlara dönüşürler. Etraf bu insanları ne yapacakları belli olmayan ve güven vermeyen kişi olarak görürler. 
        Kendini bir şekilde hissedebilmesi için vucudunu yaralayan hastalar da vardır. Bazısı da aşırı alkol ve uyuşturucu kullanarak kendisine zarar verir. Depresionlarını hissetmemek için aşırı zevk ararlar, kumar veya cinsel aşırılıklarla örtmeye çalışırlar. Borderline hastası zor bir insan olarak algılanır. Ama bu uzun ruhsal tedaviye ihtiyacı olan çok derin köklü ve ciddiye alınması gereken bir hastadır. 
        Borderline hastası tedavi olduğu uzmanla ilişkisini sürekli denetler ve sınırları zorlar. Hekim buna dayanması ve mesafe ile yakınlık arasında altın yolu bulması ve hastanın aşırı beklentilerini düzeltmesi gerekir. Bazen davranışlardaki dalgalanmalar öylesine şiddetli olur ki, sıkıntı giderici ve istikrar sağlayıcı ilaçların bir süre kullanılması gerekir. Nöroleptikler, antidepresanlar ve anksiolitikler kullanılır. Alışkanlık yapan sakinleştiricilerden, uyku ve ağrı kesici haplardan uzak durmak gerekir. Bu tür hastaların tedavisi uzun sürer ve büyük sabır ister.
Avrupa Sağlık Dergisi
Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

2011 ve Asistan Hekimler

Bugüne kadar genelde pek sesi çıkmamış, kimse tarafından umursanmamış bir toplamdı asistan hekimler. 21 bin kişilik bir aileydi. Ne çektiğini bilen; annesi, babası, kardeşi hadi bir de amcası, dayısı, teyzesi ile etti 100 bin.

Nitelikli sağlık hizmetinin sunulduğu 3. Basamakta çalışan, ne olduğu ve ne işe yaradığı anlaşılamayan bir topluluk olarak görüldü yıllarca. Amcaların, teyzelerin tıp fakültesi öğrencisi sandığı hekimlerdi. Hekimlerdi diyorum çünkü onlar gibi 6 yıllık eğitimi bitiren ve aile hekimliğine adım atan meslektaşları, 20 kişilik bir ekibe amirlik yapabilir ve ciddi ücretler alabilirken; onlar çalıştıkları kliniklerde düşük ücretler alan mazlumlar olmuşlardı. Dünyanın en zor üç sınavından biri olarak kabul edilen Tıpta Uzmanlık Sınavı’nı başarıyla geçen bu insanların, aslında orada bulunmasının tek amacı, kaliteli bir uzmanlık eğitimi almak ve geleceğin nitelikli işgücünü oluşturmaktı. Bazen de ne yaptılar ne ettilerse başladıkları bölümde, daha fazla devam edemiyorlardı. Ya da bir Rus şairin dediğine benzer şekilde; mevsimine kapıldıkları hekimliğin, bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadıklarını anlamışlardı. Ne bırakıp gidebiliyorlardı, ne de bırak gitsin diyebiliyorlardı. Anlaşılmadı. Anlaşılmadılar ama artık anlaşılıyorlar.

Aslında bunlar, asistan hekimlerin son dönemde neden bu kadar sesinin çıktığının değişik bir bakış açısından özetidir. Ama bu yıl, yani 2011 yılı, asistan hekimler için bir dönüm noktası oldu. Aynen usta şair Mehmet Akif’in dediği gibi yaptılar:

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem

Kanayan bir yara gördüm mü, yanar ta ciğerim.

Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım

Çiğnerim, çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım

Yumuşak huylu isem kim demiş uysal koyunum

Kesilir fakat çekmeye gelmez boynum.”

Dedi asistan hekimler. Boyunları kesilmedi ama anlaşıldılar, önemsendiler. Hocaları bile “ne oluyor” dedi. Görülmemiş bir şey oldu, yiğidi öldürelim, hakkını yemeyelim; Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir Sağlık Bakanı asistan hekimleri önemsedi ve kendi kaleminden bir genelge yayınladı. Doğrular-yanlışlar siyaset yapanların işi olsun, orası benim konum değil ama sonuç önemli.

Hak ve adalet yerini bulmaya başladı ama yapılacaklar ya da yapılması gerekenler henüz bitmedi. İlimde, bilimde ve ekonomide dünyanın ilk on birine girmek üzere olan bir ülkenin evlatları olarak bizlerin, medeni düzeyde bir sağlık hizmeti için daha çok çaba harcaması gerekir. Bunun yolu çağın gereklerine uygun bir tıp eğitiminden geçmektedir. Eğitime yapılan yatırım, bir ülkenin geleceğine yapılan yatırımdır. Hekimlerin eğitimine yapılan yatırım ise bir ülkenin sağlıklı geleceğine yapılan yatırımdır. Çünkü verimli işgücü ve güçlü ekonomi; ancak ve ancak, sağlıklı nesillerle mümkün olabilir.

Eğer Türkiye Cumhuriyeti önümüzdeki dönemde, sağlıkta eğitimin kalitesini arttırmak, uluslararası bir ekol haline gelmek istiyorsa; bir an önce tıp eğitimini ve uzmanlık eğitimini ülke gerçeklerine göre yeniden düzenlemelidir. Bu ülkü çerçevesinde en büyük engellerden biri olan çağı yakalayamayan bir kısım sözde “eğitimci” monşer* zihniyetlerden bir an önce kurtulmalıdır. Artık kararlılıkla sormamız ve üzerine gitmemiz gereken soru ya da sorular şunlardır; bu kadar büyük bir ülkenin neden tüm dünyada kabul gören uluslararası bir dergisi yoktur (Bu konuda çaba harcayanları takdir ve tenzih ediyorum). Türkiye’yi sağlıkta nasıl bir Araştırma-Geliştirme (AR-GE) merkezi haline getirebiliriz? Tıp ve asistanlık eğitimini nasıl bu kalitenin içine dahil edebiliriz? Son olarak da, tüm bu bilimsel girdileri nasıl bir ekonomik güç olarak kullanabiliriz? İşte belki de hiç de akla gelmeyen asistan hekimlerin, yukarıda sözü edilen dişlinin içindeki en önemli en sürükleyici yeri: gelecektir. Son söz: Gelecek gençlerine yatırım yapanlarındır.

*Monşer : Davranışlarında Batı özentisi içinde bulunan

Not :Bu yazı Sağlık Dergisi’ne tarafımca verilen röportajdan alıntıdır.

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

Arap Baharı, Avrupa’da Sonbahar…

Gün olur devran döner demiş eskiler. Rüzgar eken Avrupa devletleri, fırtınayı biçmeye başladılar bile. Yıllarca bizleri aşağılayan, öteleyen ve hor gören Avrupalılar kendi dertlerine düşmüş durumdalar. Yunanistan ekonomisinin çöküşü, kıta Avrupa’sında ciddi bir salgın başlatacak gibi duruyor. Her ne kadar son bir, bir buçuk yıldır Almanya güdümlü Avrupa Merkez Bankası bu gidişatı durdurmaya çalışsa da, ufukta herhangi bir başarı, şimdilik ön görülmüyor.

Avrupa’daki gerileme, gelişen teknoloji, bireyler arasında artan iletişim olanakları ve paranın hızlı transferi çok yakında yeni bir dönemin başlangıcının da fitilini ateşleyecek. Tarih eskisinden hızlı tekerrür edecek. Dönüşüm ve değişim her ne kadar sancılı olsa da kazanan bir ülke olacak: Türkiye.

1699 yılındaki Karlofça anlaşmasından bu yana, süregelen toprak kayıpları sonucunda küçülmemizin getirdiği ulusal statükocu anlayış, Türkiye’nin toplumsal dinamizmini derinden etkilemiş; idarecileri atılım yapmaktan korkan, ecnebileri yücelten politikalar izlemeye yöneltmiştir. Bu durum, en iyi son 30 yılda katıldığımız Eurovision şarkı yarışmaları ve Avrupa şampiyonalarında tahlil edilebilir.

Bu bağlamda Türkiye olarak yapmamız gereken resmi sınırların statükosu içerisinde kendimizi hapsetmemektir. Türkiye artık batı sınırının Edirne, doğu sınırının ise Hakkari olduğu alelade bir ülke değildir.  Anadolu, Saraybosna’dan Kerkük’e kadar uzanan doğal kültürel bir mirasın yegane sahibi ve birleştiricisidir. Sahip olduğumuz değerleri yerinde ve etkili bir şekilde kullanmak, kurulan yeni dünya düzeninde bizleri ummadığımız yerlere getirebilir. Kuzey Afrika’da başlayan “bahar’ın”, Avrupa’da “sonbahar’a”; Türkiye’de ise “yaz’a” döneceği günler emin olun çok yakındır.

Dr.M.Özgür NİFLİOĞLU

Vize konusu gözden geçirelecek… Avrupa Geri Adım Atmaya Başladı ! 14.09.2011’de Hürriyet’de çıkan haber…

Avrupa Parlamentosu, Türklere vize konusunu 28 Eylül’deki gündemine aldı. AB Komisyonu’nun vizelerden sorumlu İçişleri yetkilisi Cecilia Malmström, AB’nin bu konudaki yeni adımlarını anlatacak. Toplantıya AB Bakanı Egemen Bağış da katılıyor.

Haberin Devamını Okumak için tıklayın : http://www.hurriyet.com.tr/planet/18729211.asp?top=1

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

Likyalıların İzinde 3: Patara, Letoon, Xanthos

Yola devam ediyoruz… Kaş’ dan sonraki hedefimiz Saklıkent Kanyonu’ ydu. Likya Yolu’nda hedefinize ulaşmaya çalışırken yan yollara girmekten kendinizi alamayacağınız için size ara duraklardan bahsedeceğim.

Kaş’ dan Kalkan’a doğru giderken fırsatınız varsa sürücü koltuğunda oturmayın; yol bol virajlı, ama muhteşem bir manzara var. Nispeten sakin olan yolda bir anda sağlı sollu park etmiş arabaları görürsünüz, solunuza baktığınızda karşınızda masmavi bir kanyon ağzı plaj olan Kaputaş Plajı vardır. Karayolundan 187 basamak inilerek plaja ulaşılır. Karayolları 13. Bölge Müdürlüğü buradaki yol çalışmaları sırasında meydana gelen iş kazasında 4 işçi hayatını kaybetmiştir. Plajın hemen yukarısından geçen yolun kenarında; üzerinde, ölen işçilerin isimlerinin bulunduğu 2 adet tabela vardır.

Yazının Devamını Okumak için Tıklayın…

 

Kaynak : www.mypatoloji.com

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

ABD’de tıpta uzmanlık sistemi

PGY ve GL kısaltmalarının anlamları, ACGME ve ABD’de tıpta uzmanlık sistemi

ABD’deki tıpta uzmanlık sistemi ACGME denilen kuruluş tarafından belirlenen esaslar doğrultusunda düzenlenir, ve akredite edilir. ACGME kuruluşu kelime anlamı itibariyle tüm kurumlardaki GME’lerin başıdır. GME, “graduate medical education” kurumların uzmanlık eğitimi ile ilgili tüm düzenlemelerini yapan birimidir ve Türkiye’deki karşılığı “uzmanlık öğrenci işleri” birimleridir. ABD’deki tıpta uzmanlık ve asistanlık eğitimi veren tüm kurumların GME birimleri vardır ve bunlar ACGME ulusal üst kurulunun düzenlemelerine ve yaptırımlarına tabidirler.

Bu basit açıklamalardan sonra, PGY kelimesinin üzerine yoğunlaşalım. PGY, “post graduate year”, ACGME sisteminde bir tıp fakültesi mezununun mezuniyet sonrası tamamlayacak olduğu her uzmanlık senesine verilen isimdir. Şöyle ki, bu PGY olarak kısaltılır ve yanına eklendiği sayı da mezuniyet sonrasında kaçıncı sene olduğunu belirtmektedir.

Örnek vermek gerekirse, PGY-1, hekimin uzmanlık alanının ilk senesinde olduğunu belirtir. PGY seneleri teorik olarak sınırsızdır, ve yandal uzmanlıklarında da sayılmaya devam eder. Örneğin, PGY-3 cerrahi asistanı, 3 sene olan genel cerrahi asistanlık eğitimini tamamladıktan sonra bir yandal eğitimine başladığı 4. senesinde, PGY-4 olacaktır. Diyelim ki bu hekim 2 sene olan yandal uzmanlığını bitirdikten sonra çalışmaya başlasın ve birkaç yıl çalıştıktan sonra yeniden başka bir yandal yapmaya karar versin. Bu durumda PGY seneleri bıraktığı yerden devam edilerek sayılacaktır. 3 sene genel cerrahi üzerine 2 sene yandal , ve sonrasında yeniden yapılmak istenecek yandala bu hekim PGY-6 olarak başlayacaktır.

PGY-1 senesine geleneksel olarak, “internship” denir, bu isimlendirmenin Türkiye’deki tıp fakültesi son yılına verilen intörnship ile bir ilişkisi ve benzerliği yoktur. Tamamen rastlantısal bir eşsesliliktir. Bunun bilinmesinde fayda vardır.

PGY seneleri, ABD’de, senesine göre değişen miktarlarda maaş alırlar, ve PGY senesi arttıkça maaş da belli bir miktarda artar.

PGY kelimesinin yerine bazı kurumlar GL kısaltmasını kullanmaktadır. GL sözcüğü de, “graduate level”, anlamına gelir yanına GL-1, GL-2 gibi rakamlar getirilerek PGY ile eşanlamlı olarak kullanabilir.

Dr.Ulaş Mehmet Çamsarı
USMLE Strateji Merkezi | USMER

PGY ve GL kısaltmalarının anlamları, ACGME ve ABD’de tıpta uzmanlık sistemi

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

Likyalıların İzinde 2: Limyra, Demre, Kaş ve Kekova

Kaleköy'den Kekova'ya Bakış


Olimpos’a veda edip ister istemez diğer bir Likya Kenti’ne doğru sürdük arabamızı. Aslında amacımız Kaş’a gitmek olsa da önümüzdeki sarı tabelaları izlemekten de kendimizi alamadık. 

Finike’den 9 km uzaklıkta, Turunçova – Kumluca arasında, 1216 m yükseklikteki bir tepenin eteğinde kurulmuş olan Limyra ilk durağımızdı. Limyra, Likya’nın en eski şehirlerinden birisidir ve eski adı da Zemuri’dir. Bu şehrin varlığı M.Ö. V. yüzyıldan beri bilinmektedir. Likyalı Perikles, Perslere karşı Likya Birliği’ni kurmak için Limyra’yı başkent olarak kullanmış, Likya’nın sönmeyen özgürlük meşalesinin ateşini bu kentte yakmıştır.

Yazının Devamı ve Fotoğraflar için Tıklayın…

Likyalıların izinde 1 Yazısı ve Fotoğrafları için Tıklayın

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Mevzuat Sizden Gelenler

Hekimler nasıl sır saklamalı?

Hasta bilgilerinin gizli tutulması sağlık hukukunun temel esaslarından biridir. Zira hekimler ve diğer hastane personeli tedavi için çalıştıkları kurum, kuruluş ya da muayenehaneye başvuran hastaların tedavisi süreçlerinde bizzat hasta kişi ve çevresi hakkında önemli bilgileri edinirler. 

Hastanın gerek teşhis gerek tedavi sırasında, o ana kadar bilinmeyen bazı hususlara, sırlara vakıf olabilirler. Örneğin bir hekim psikiyatri servisinde tedavi gören hastanın tecavüz mağduru olduğunu, hatta hastaya tecavüz edenin kişinin kim olduğunu dahi biliyor olabilir. Ancak bu bilgilerin adli merciler dışındaki üçüncü kişilere ifşası sonradan telafisi imkânsız zararlara sebebiyet verebilecek niteliktedir ve kanuna aykırıdır. 1981 yılında Lizbon’da toplanan Dünya Tabipler Birliği tarafından yayınlanan Lizbon Bildirgesi’nin 4 üncü maddesi; “Hasta, kendisiyle ilgili tüm tıbbi ve kişisel bilgilerin gizliliğine gereken saygıyı göstermesini hekiminden bekleme hakkına sahiptir.” Şeklinde bir düzenleme getirerek, şahsî sağlık verilerinin gizliliğine vurgu yapmıştır. 

Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bürosu Avrupa Hasta Hakları Danışma Konseyince Mart 1994’te yayımlanan Amsterdam Bildirgesinin, 4 üncü maddesi “Mahremiyet ve özel hayat” başlığını taşımaktadır. İlgili madde uyarınca hastanın sağlık durumu, tıbbi durumu, tanısı, prognozu, tedavisi hakkındaki ve kişiye özel diğer tüm bilgiler, ölümden sonra bile gizli olarak korunmalıdır. Hastaya ait bu bilgiler, yalnızca hastanın açık izni veya mahkemenin kesin isteği üzerine açıklanabilir. Hastanın tedavisi ile ilgili diğer sağlık personeline ihtiyaç söz konusu olduğunda hastanın onayı olduğu varsayılarak davranılır. 

Yine hastanın kimliğine dair bilgiler korunmalıdır ve bu bilgilerin korunması usulüne uygun yapılmalıdır. Bu tür verilerin alındığı insan ürünleri de aynı şekilde korunmalıdır. 

Dünya Tabipler Birliğinin Eylül 1995’te yayınladığı Bali Bildirgesi’nde “Gizlilik hakkı” başlıklı 8 inci madde ile Amsterdam Bildirgesine paralel kurallardan bahsedilmiştir. Madde ile hastanın sağlık durumu, tıbbi durumu, tanısı, prognozu, tedavisi ve kişiye özel diğer tüm bilgilerinin ölümden sonra bile gizli olarak korunması gereği tekrarlanmıştır. İstisna olarak hasta yakınlarının kendileri ilgili sağlık risklerini öğrenmeleri açısından bu bilgilere ulaşabilme hakkı olabileceği belirtilmiştir.

Hasta Haklarına İlişkin 2002 tarihli Avrupa Statüsü (Ana Sözleşmesi)’nün “Özel ve Gizlilik Hakkı” başlıklı 6. maddesi ile de aşağıdaki şekilde bir düzenlemede bulunulmuştur. 

“Bir bireyin sağlık durumuna veya ona uygulanan tıbbi/cerrahi tedaviye ilişkin bilgi ve veriler gizli olmalı ve öyle muhafaza edilmelidir. Tıbbî cerrahi müdahale sırasında bile kişisel gizliliğe saygı gösterilmeli, yani uygun ortamda yapılmalı ve gerçekten orada bulunması gerekli olan kişiler (hastanın onayı veya özel bir talebi olması durumları hariç) nezdinde yapılmalıdır.”

Sır saklama yükümlülüğü ülkemiz mevzuatında vekalet sözleşmesine ilişkin Borçlar Kanunu hükümleri arasında açıkça düzenlenmemiştir. Bununla birlikte sır saklama yükümlülüğünün sadakat yükümlülüğünden kaynaklanan alt bir yükümlülük olduğu kabul edilmektedir. Sadakat yükümlülüğü, hekimlerin ve sağlıkla ilgili kurum ve kuruluşların hastanın sağlığını korumak için gerekli her şeyi yapması, zarar verecek şeylerden kaçınmasını ifade etmektedir. Kısaca belirtmek gerekirse sadakat yükümlülüğü hastanın menfaatlerinin hekim ve sağlık kuruluşlarının kendi menfaatlerinden üstün tutulması anlamına gelmektedir.

Görülmesi taahhüt edilen işin müvekkilin (iş sahibi,hasta) menfaat ve iradesine uygun şekilde görülmesi esasının bir sonucu olan sadakat borcu, Borçlar Kanununun 386 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Söz konusu düzenleme çerçevesinde özel sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan hekimlerle söz konusu kurum-kuruluşların işleticileri ve diğer tüm çalışanları hastaların kendilerine başvurduğu andan tedavinin sonlandırıldığı ve hatta tedavi sonrasında hastaya ilişkin edindikleri bilgileri saklamak ve üçüncü kişilerle bu bilgileri paylaşmamak yükümlülüğü altındadırlar.

Diğer yandan Anayasanın 17. ve Medeni Kanun’un 24. maddesi de sır saklama yükümlülüğünde hukuki bir temel olarak görülebilir. Yine Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nin 4. maddesinin ilk fıkrasında “tabip ve diş tabibi, meslek ve sanatının icrası vesilesiyle muttali olduğu sırları kanuni mecburiyet olmadıkça ifşa edemez” denmektedir. Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 23. maddesinde de “sağlık hizmetlerinin verilmesi sebebiyle edinilen bilgiler, kanun ile müsaade edilen haller dışında hiçbir şekilde açıklanamaz” denilmiştir. Hekimlik Meslek Etiği Kurallarının 9/1 c maddesi ise “hekim hatasından mesleğini uygularken öğrendiği sırları açıklayamaz” denmektedir.

Hukuk literatüründe sır herkes tarafından bilinmeyen ve açıklanması sahibinin şeref ve menfaatine zarar verme tehlikesi gösteren hususlar olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir ifade ile sahibinin açıklanmamasında yarar gördüğü ve başkaları tarafından daha önce bilinmeyen hususlar da sır kapsamına girer. Herkes tarafından bilinen şeyler sır kapsamına girmese de sınırlı bir çevrede bilinen hususlar sır sayılabilir. Hekimlerin mesleklerinin icrası gereği bu esnada öğrendikleri gerek tıbbi gerek tıbbi olmayan hastanın kendisinden veya yakınlarından doğrudan veya dolaylı olarak öğrendikleri hususlar sır olarak kabul edilmektedir.

Bu noktada somut bir olay üzerinden değerlendirme yapar isek konu daha net anlaşılabilecektir. 

“Gece yarısı manidepressif teşhisiyle bir yaşlı kadın hasta kliniğe yatırılmıştır. İlerleyen saatlerde kadının yeğeni olduğunu ve yaşlı kadının durumu hakkında bilgi almak istediğini söyleyen bir genç fazlaca ısrarlı olunca hekim hastalığın seyri ve hastalığın genetik özellikler taşıyıp taşımadığı sorularına cevap vermiş ve bu hastalığın çocuklarına da büyük ihtimalle geçebileceği bilgisini de arayan gence bildirmiştir. Ertesi gün hastaneye hasta kadının kızı olan genç bir kadın gelmiş, annesinin hastalığı hakkında yukarıdaki bilgileri veren hekime, gece arayan kişinin nişanlısı olduğunu ve görüşmeden sonra hastalık sebebi ile nişanı bozduğunu bildirmiştir.” 

Dolayısıyla hastaya ait gizli bir bilginin telefon ile hasta yakını olduğunu beyan eden birine verilmiş olması hasta aleyhine zarara sebebiyet vermiştir. Sır saklama yükümlülüğünün ihlali şu sonuçları doğuracaktır. Her ne şekilde olursa olsun sır saklama yükümlülüğüne aykırı davranıldığında hastanın bu yüzden uğradığı maddi ve manevi zararlar tazmin edilir. Sırrın ifşa edildiğini ispat yükü hastaya ait olmakla birlikte hekim, diğer sağlık personeli ve sağlık kuruluşu da sırrın ifşa edilmesinde kendilerine herhangi bir kusurun isnad edilemeyeceğini ispat ederek sözleşme ilişkisi içerisinde bulunduğu kişiye karşı sorumluluktan kurtulur. Hekim ve sağlık kuruluşlarının yanlarında çalıştırdıkları kişilerin bu yükümlülüğünü ihlal etmeleri sebebiyle akdin karşı tarafına karşı BK 100 üçüncü kişilere karşı BK 55 e göre sorumlu tutulması mümkündür. Bu takdirde hekim, sağlık kuruluşu ve yardımcı kişilerin müteselsil-birlikte sorumluluğu doğmaktadır. 

Bu çerçevede vurgulamak isteriz ki hekimler ve diğer sağlık kuruluşu çalışanları ister sağlık kuruluşu içerisinde ister dışarısında olsun hasta bilgilerinin gizliliğine azami surette önem göstermelidir.

Av. Nazlı Sezer

Kaynak : www.hekimedya.com

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

ABD’de asistanlık ve yandal yerleştirmesinin temeli olan “Match” (Eşleştirme) nedir ve nasıl işler?

Amerika Birleşik Devletleri’nde tıpta uzmanlık başvuruları NRMP (national residency match program) denilen kuruluş tarafından yönetilen “match” sistemi (eşleştirme) ile yürütülmektedir. Bu sistemin ülkemizde hiç örneği yoktur. Sistem iki ayak üzerinde durur : adaylar (iş başvurusu yapanlar) , eğitim programları/üniversiteler (iş verenler). Adaylar başvurularını ERAS denilen elektronik bir postane aracılığıyla yaparlar. Bu postane tüm adayların belgelerini (USMLE sınav sonuçları, transkript, dekan mektubu, tavsiye mektupları, CV vb gibi) adayların başvurmak istedikleri eğitim programlarına elektronik olarak yollarlar. Eğitim programlarındaki adayları değerlendiren kurul (bu kurulun en başı ve yöneticisi Program Şefidir. İngilizcesi ‘program director’) bu başvuruları bilgisayarlarına indirerek inceler. İncelenen başvurulardan belli oranda aday görüşmeye çağrılır. Her eğitim programının görüşmeye çağıracağı belli bir kontenjan vardır. Bu belli bir bütçe ile yönetilir. O nedenle her başvuran aday görüşmeye çağrılamaz. Görüşmeye çağrılmasına karar verilen adaylara bu bir mektup ile bildirilir (daha sıklıkla e-posta, bazen her iki yolla) Bu davet mektubunu alan aday,daveti kabul ederse (genellikle davet kabul edilir), geri cevap verir ve görüşmenin yapılacağı tarih kararlaştırılır.

Görüşme günü

Görüşme günü genellikle bir tam iş gününü kapsar. Genellikle sabah başlar, öğleden sonra iş günü bitimine kalmadan biter. Bazen öğlen de başlayabilir. Görüşme gününün nasıl geçeceği genellikle eğitim program sekreteri tarafından (residency coordinator) önceden bildirilir. Aynı gün genellikle birden fazla adayla beraber görüşme yapılır. Adaylar sırayla iş verenin önde gelenleri ile görüşürler. Her bağımsız görüşme yaklaşık yirmi dakika ile bir saat arasında oynayabilir. Kişinin posizyonuna göre, kuruldaki etkisine göre süre ayarlanır. Görüşme yapanla arasında, program şefi, yardımcısı, bölümdeki asistanlardan seçme kurulunda olanlar, baş asistanlardan en az biri (baş asistanlar seçme kurulunun üyesidir), bazen bölüm başkanları, etkili öğretim üyeleri görüşenlerden olabilir. Bu görüşmeler dizisinin aralarında bir yerine bölümdeki asistanlardan oluşan bir topluluğun adayları yemeğe götürmesi gibi bir etkinlik sıklıkla sıkıştırılır. Bu etkinlik daha az resmi bir ortam yaratıp adayların daha rahat soru sorabilmelerine eğitim programını -sözde- asistanların gözünden tarafsız olarak görmelerine imkan sağlar. Ancak çoğu zaman bu grup içindeki asistanların ne söyleyip ne söylemeyecekleri zaten önceden ayarlanmıştır. Bu etkinlik sonundan genellikle asistanlar eğitim programının yapılacağı hastaneyi adaylara gezdirirler ve tanıtırlar. Görüşmeler dizisi önceden belirlenen saatte biter. ‘Match’ sistemi içinde olan adaylar ve eğitim programları birbirlerine süreç sona ermeden (sıralama son günü =ranking deadline) posizyon ile ilgili açıktan konuşamazlar. İki taraf da eşleştirme sözleşmesi denilen (match agreement) yönetmeliğe uymak durumundadir. O nedenle bu gün içinde aday çok da beğenilse, hiç beğenilmese de iş veren tarafından herhangi bir yorum yapılmaz.

Görüşme sonrası

Eğitim programlarındak seçme kurulu her hafta yeni görüşülen adayları masaya yatırıp enine boyuna konuşurlar. Bu toplantılara çekirdek kadro katılır, adayın görüşme performansı didiklenir, görüşme sonrası yazışmalardan bahsedilir ve taslak ‘rank’ listesinde adaya bir yer seçilir. Bu yer zamanla değişebilecektir. Görüşme sonrası adaylar istekli oldukları eğitim programlarına yazarlar, yazmalıdırlar, Bu şekilde ilgilerini göstererek haftalık kurul toplantılarındakı taslak eşleştirme listesindeki yerlerinin değişmesini sağlayabilirler. Görüşme sonrası evre – eğer son dakikada görüşülmemişse- aylar sürer. Bu aylar boyunca adaylar da, eğitim programları da sürekli görüşmelere devam ederler. Bu süreç çok canlı bir süreçtir ve işin çoğu zaman belirlendiği ve şekillendiği bir süreçtir.

Eşleştirme

NRMP denilen kuruluş adayların ve eğitim programlarının son kararlarını içeren istek sıralamalarını yapmaları için bir ‘son tarih’ belirler. Bu son tarihte iki taraftan da birer liste ister. Adaylar görüştükleri programları, eğitim program kurulları görüştükleri adayları en çok istediklerinden en az istediklerine doğru sıraya dizerler.

Örnekle açıklayalım :

Adaylar : Mehmet, Ahmet, Ali, Ayşe, Fatma olsun .

Eğitim Programları : Ege Üniversitesi (E), Trakya Üniversitesi (T), Akdeniz Üniversitesi (A), İstanbul Üniversitesi (İ) olsun.

Tüm adaylar yukarıdak tüm üniversitelerin psikiyatri eğitim programları ile görüşmüş olsunlar ve tüm psikiyatri programlarının kadrosu birer kişi olsun. Toplam 4 kadroya 5 kişi başvurmuş olsun.

NRMP denilen kuruluş yukarıdaki herkesten birer adet liste istemektedir.

Adayların tercihleri ve eğitim programlarının tercihleri şu şekilde olsun:

Mehmet ‘in sıralaması, A, T, E, İ
Ahmet’in sıralaması, A,İ,T,E
Ali’nin sıralaması, A,İ,E,T
Ayşe’nin sıralaması, A,İ,E,T
Fatma’nın sıralaması E,T,A,İ

Akdeniz’in sıralaması, Mehmet, Ahmet, Ali, Ayşe, Fatma
Ege’nin sıralaması, Ahmet,Ali,Ayşe,Fatma, Mehmet
İstanbul’un sıralaması,Mehmet,Ahmet,Ali,Fatma, Ayşe
Trakya’nın sıralaması, Mehmet,Ahmet,Ayşe,Fatma,Ali

NRMP algoritması yukarıdakı sırayla şu şekilde işler:

Mehmet ilk sırada Akdeniz istemiştir, Akdeniz de Mehmet’i ilk sıraya yazmıştır. Mehmet Akdeniz’e yerleşir. Akdenizin kadrosu dolmuştur (bir kişi demiştik) ve kadrosunun doldurarak eşleştirme işlemi dışında kalır (filled the quota). Mehmet de bir kadroya yerleştiği için, onu tercih etmiş tüm diğer listelerde ölü hale gelecektir.

Ahmet de ilk sıraya Antalya yazmıştır, ancak artık orda kadro kalmadığı için diğer tercihe bakılır. Diğer tercihi İstanbul’dur. Yalnız İstanbul Ahmet’i ilk tercihine yazmamıştır. İstanbul ilk tercihine Mehmet’i yazmıştır, ancak Mehmet ilk tercihine yerleşmiştir. O nedenle İstanbul’un listesinde ikinci sıraya inilecektir ve Ahmet İstanbul’a yerleşir. Bu sonuçla, Ahmet ve İstanbul da eşleştirmeden çıkarlar çünkü ordaki tek kadro da doldurulmuştur.

Ali ilk sıraya Antalya ikinci sıraya İstanbul yazmıştır. Her iki kadro da onları daha yukarı yazılmış olan diğer adaylar tarafından doldurulmuştur. O halde Ali’nin üçüncü tercihi olan Ege’ye inilir. Ege ilk sıraya Ahmet yazmıştır, ancak Ahmet daha yukarı yazdığı İstanbul’a yerleşmiştir, o zaman Edirne’nin diğer tercihi olan Ali’ye gelir sıra ve Ali de Ege’ye yerleşir.

Fatma ilk sıraya Ege yazmıştır ancak Ege Ali tarafından dolmuştur. O zaman Fatma’nın alt tercihine inilir, o da Trakya’dır. Trakya’nın listesinde Mehmet ve Ahmet ilk sıradadır ancak her iki aday da kendilerinin yukarı yazıldığı yerlere yerleşmiştir. Bu durumda Trakya’nın diğer tercihlerine bakılacaktır. Trakya’da üç numarada, Ayşe vardır, bu durumda Ayşe’nin listesine bakılır, Ayşe’nin ilk üç tercihindekı kadrolar (A,İ,E) dolmuştur, o halde Ayşe son tercihi olan Trakya’ya yerleşecektir ve Fatma Trakya’yı Ayşe’den daha yukarı yazmasına rağmen, Trakya’nın listesinde Ayşe’den daha aşağıda olduğu için kadroyu alamaz ve dört kişilik kadro olduğundan yarışta beşinci kişi kalan Fatma açıkta kalır.

Çok kadro ve çok adayla düşünüldüğünde oldukça karmaşık bir hale gelebilen NRMP (‘Match’) eşleştirme sisteminin işleyiş özeti budur.

Dr.Ulaş Mehmet Çamsarı– Cleveland Clinic, Deparment of Psychiatry- Ohio- ABD

Kaynak : http://www.blog.usmer.org/2011/03/abdde-asistanlik-ve-yandal-yerlestirmesinin-temeli-olan-match-eslestirme-nedir-ve-nasil-isler/

USMLE STRATEJİ MERKEZİ –
http://www.usmer.org 
http://usmle.ulascamsari.com
 
 
 
Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

2011 YDUS İzlenimleri – Erdinç Nayır

2011  YDUS  İZLENİMLERİ

Sevgili okurlarım,

Size bu yazımda 16 Temmuz 2011 tarihinde ÖSYM tarafından yapılan yan dal uzmanlık sınavı (YDUS) ile alakalı (özellikle iç hastalıklarında) dikkat çekici izlenimleri aktaracağım.

Aşağıdaki tabloda da gördüğünüz üzere toplamda 10 branşta yan dal uzmanlık sınavı yapıldı ve sonuçlar açıklandı.

Evet, sınav sonuçları açıklandı ve yine ÖSYM tarafından bazı soruların üstü örtüldü. Neden böyle söylediğimi sınava giren kişiler çok iyi bilirler, hatalı soruları düzeltmeden sonuçları açıkladılar.

İç Hastalıkları dışında diğer branşlar hakkında net konuşmak istemiyorum. Genel cerrahi ve pediatri dallarında sınava giren meslektaşlarımdan aldığım bilgi sonucunda yanlış sorular olduğu ve bunların bir kısmının düzeltilmediği yönündeydi. Fakat İç Hastalıkları konusunda çok net konuşabilirim.

İç Hastalıkları sınavında geçmiş yıllarda yapılan toplam 7 sınavda ortalamalar 60-62 civarıdır. Bu sınavdaki ortalamaya tablodan bakarmısınız, 51.8’e gerilemiş. Geçmiş yıllara göre zor bir sınavdı. Zorluğu konusunda herhangi bir şey söylemiyorum. 60-62’den 51’e gerilemesi ile birlikte girenlerin ortalama 300-350 kişinin 50 puanı geçememesi sonucu sınavın zor olduğunu değerlendirebiliriz. Soruların, geçmiş yıllar ile kıyaslandığında zor olduğu çok net görülüyor. Zorluğu konusunda ÖSYM’yi eleştirmiyorum, kendi tercihleridir, sonuçta bir eleme ve sıralama sınavı yaptılar. Ama sorularının çok net olması, doğru olması şarttır!

İç Hastalıkları’nda toplamda 10’a yakın tartışmalı soru vardı. Bu soruların toplamda en az 6 tanesi çok net bir şekilde textbook bilgileri ışığında yanlış soruydu. Peki itiraz edilmedi mi? Edildi tabi ki. Ben şahsen toplamda 6 tane soruya textbook bilgileriyle itiraz ettim ve birçok meslektaşım da İç Hastalıkları’nda bazı sorulara itiraz ettiler. Peki sonuç nedir? Tabiki tahmin ettiğiniz gibi, değişen bir şey olmadı.

ÖSYM’nin yaptığı bu sınavda daha önceki açıklamalarına göre sorular textbooklardan hazırlanıyor, peki cevapları textbooklarla karşılaştırdığımızda neden tezatlıklar oluyor.  İşin bir komik yanı da 6 tane sorunun yanlış olduğunu iddia ettiğim dilekçeme karşılık olarak gönderdikleri yazıda benim itiraz ettiğim sorularla alakalı bir tek kelime bile geçmiyordu. Bana gönderdikleri yazıda İç Hastalıkları haricinde bazı branşlarda değişiklik yaptıkları sorulardan bahsediliyordu. Onlar halbuki beni ilgilendirmiyordu, ben kadın doğum veya göğüs hastalıkları sorularına itiraz etmedim. Bana gönderdikleri yazıyı okuduktan sonra aklıma şu soru geldi: Benim dilekçemi okumadılar mı?

Bir önceki İç Hastalıkları YDUS’unda  5 soru, bu son yapılan sınavda en az 6 soru textbook kanıtlarına dayanarak yanlıştır. Peki ne oldu şimdi, üstü kapandı, yerleştirme sonuçları açıklandı. Bu sınava giren birçok kişinin hakkı yenmiş oldu. Hayatının çizgisini buna bağlamış birçok hekim arkadaşımın düzeni alt üst oldu. Hekim arkadaşlarımın umutları bir yıl sonra yapılacak sınava kaldı.

Sınav zor olabilir, textbookta yazan herhangi bir bilgi sorulabilir. Ama sorular yanlış olmamalıdır !!!

İlginç bir diğer durum da yabancı uyruklu hekimlere açılan kadro sayısı ve yerleşenlerdir. En son TUS başvurularında yabancı uyruklu hekimler için açılmış yüksek kadro sayısı tepki çekmişti. YDUS’da durum nasıldı, merak ettiniz mi hiç? 2011 YDUS tercih kılavuzuna göre sınav yapılan tüm branşlarda toplamda 97 kadro ayrılmış ve yerleşenlerin sayısı sadece 2 !!! Kadrolara dikkat edecek olursanız, birçok TC vatandaşı meslektaşımın seçmek isteyeceği bazı hastanelerin branşları sadece yabancı uyruklu hekimlere açılmış. O kadrolara giren oldu mu, tabi ki hayır. 97 kadrodan sadece 2 kişi bu kadroları kullanabildi. Bu noktada da birçok TC vatandaşı hekim arkadaşım madur oldu.  

Yerleştirme sonuçlarının sayısal bilgileri aşağıda verilmiştir:

Yan dal sınavında istediği sonucu alan, istediği yere yerleşen tüm meslektaşlarımı tebrik ederim, bende istediğim sonuca ulaştım ama yanlış soruların yer aldığı bir sınav, bana göre hiçbir zaman adaletli bir sınav değildir ve ciddi emekler vererek bu sınava hazırlanan meslektaşlarıma böyle bir sınav layık görülmemelidir.

ÖSYM’nin yaptığı sınavlarda mutlaka sorular hatasız olmalıdır ve soruların cevapları kaynaklarıyla birlikte açıklanmalıdır.

2012 yan dal uzmanlık sınavına hazırlanan tüm meslektaşlarıma başarılar dilerim, umarım daha adaletli ve hatasız bir sınav olur.

Sevgi ve saygılarımla…

Uzm.Dr.Erdinç Nayır

Kaynak : http://www.erdincnayir.com/index.php/tus-kose-yazilari/277-2011-ydus-izlenimleri

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Kültür

O idam neden oldu?

Pargalı Damat İbrahim Paşa (Sebald Beham)

“Dü İbrahimi Amed bedeyr-i cihan

Yeki put şiken şüt, yeki put nişan”

FİGANİ

Geçtiğimiz dönem televizyonları kasıp kavuran Muhteşem Yüzyıl dizisi, yeni döneme bu sözlerle giriş yapacak ve tahminime göre Türk Halkı’nın tarihe olan ilgisini bir nebze daha arttıracak. Konumuz tabi ki de bu dizi değil. Konumuz Pargalı İbrahim…

Kanuni Sultan Süleyman döneminin en tartışmalı idamlarından biridir Pargalı’nın idamı. Diğeri ise usta denizci Piri Reis’in idamıdır. Sebep nedir, neden olmuştur, belki hiç bilemeyeceğiz ama, ders almak anlamında iddiaları gözden geçirmekte, tarihi fayda söz konusu.

İbrahim Paşa, Yunanistan’ın Parga kasabasında bir balıkçının oğlu olarak dünyaya gelmiş; korsanlar tarafından kaçırılarak Manisa’da dul bir kadına satılmıştır. Bu dul kadın Pargalıyı özenle yetiştirmiş ve pek çok alanda yetkin bir hale getirmiştir. Pargalı’nın yedi sekiz dil bildiği, çok iyi keman çaldığı en iyi bildiğimiz ayrıntılar arasındadır. Manisa Spil Dağı’nda keman çalarken Şehzade Süleyman ile tanışan Pargalı, idamına kadar Sultan Süleyman’ın çok yakın dostu olmuştur.

Pargalı Damat İbrahim Paşa ve elçileri gösteren bir minyatür

Pargalı’nın en yakın dostları Mimar Sinan, Piri Reis ve Mahidevran Sultandır.

Pargalı’nın Saray’daki gücü Süleyman’ın Saltanatı ile perçinlenmiş ve Pargalı döneminin en etkin devlet adamı olmuştur. Yirmi sekiz yaşında büyük bir imparatorluğun veziriazamı olması belki de kendisini hegamonik bir hezayana sürüklemiştir.

Pargalı neden idam edilmiştir?

Kimine göre Kanuni’yi “Türk” diye aşağılaması kimine göre dinden sapması, kimine göre Hürrem Sultan ile olan husumeti, kimine göre ise düşmanlarla olan gizli hukukudur idamının altında yatan neden…

Ama bilinen bir gerçek var; o da Pargalı’nın Budin seferinden sonra Apollon, Diana ve Herkül heykellerini ganimetlere tercih etmesi ve bu heykelleri İstanbul’da at meydanına diktirmesi; halk nezdinde Makbul İbrahim Paşa’yı, Gavur İbrahim Paşa yapmıştır.

Şair Figani de Farsça girişteki dizeleri yazmış ve Pargalı tarafından idama mahkum edilmiştir.

Ord.Prof.Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın yaptığı araştırmadan elde edilen bilgiler çerçevesinde, Pargalı’nın Ferdinand’ın elçisine şunları söylediği kayıtlarla sabittir.

““Bu büyük devleti idare eden benim. Her ne yaparsam yapılmış olarak kalır. Nitekim bütün kudret benim ellerimdedir. Bürokrasiyi ben düzenler, eyaletleri ben takip ederim. Verdiğim kararın reddi yoktur. Muhteşem Süleyman bile, bir karar vereceği zaman ben onaylamasam kararsız kalır. Çünkü barış da savaş da, erk de kuvvet de benim elimdedir”

İşte bu sözler Pargalının idamını hızlandırmıştır. Gerek yaşadığı hegamonik hezeyan gerekse paganizme olan “olası” gizli ilgisi tarihi değiştirmiş, Osmanlı’da bir dönem kapanmış ve İmparatorluğun son perdesi, belki de bu idamdan sonra başlamıştır.

“Dünyaya iki İbrahim geldi,

Biri putları yıktı, biri putları dikti”

Derleyen : Dr.M.Özgür NİFLİOĞLU

Fotoğraflar : Wikipedia'dan alınmıştır.
Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

Bir Asistan Arkadaşımızın Yazısı : KUKLA

 

www.asistanhekim.org , Asistan ve Hekimlerin Türkiye’deki Buluşma Noktası. Türkiye’nin hekimleri burada buluşuyor, siz de yerinizi alın. Anasayfa’ya ulaşmak için tıklayın.

 

Kuklayız hepimiz…

Henüz genç sayılabilecek bir doktor olarak yazıyorum bu yazıyı size. İzmir’de bir devlet hastanesinde nöroloji asistanıyım. 2 dil bilen, fen lisesi mezunu, Hacettepe’de tıp okumuş ama elinde bir tıp fakültesi diploması bile olmayan, yıllarca bir sürü insanın üzerine emek harcadığı, Atatürk’ün hitap ettiği genç nesilim. Bilim adamı yetiştirmek amacıyla kurulmuş bir lisede okuyup, bilimle ilgisi olmayan bir üniversite sınavıyla bir tıp fakültesi kazandım. Mezun olmadan hemen önce çıkan bir yasa ile mecburi hizmete tabi oldum ve diplomamı alamadım. İlkokul mezunlarının bile 6 yıl okumuş pratisyen hekimleri horgördüğü bir ülkede uzman hekim olmayı tercih ettim ama bunun için de bir sınavı daha geçmem gerekti.

Asistan olarak ayda 7-8 nöbet yanında son 7 aydır haftanın 5 günü aynı poliklinik odasında günde 70 ila 80 hasta bakıyorum. MR çektirmek için gelenler, yazdığım ilacı daha kullanmadan beğenmeyenler, sırası gelmeden içeri girmeye çalışanlar, yaşlı yada sakat olduğu için öncelik tanınanlardan dolayı kızanlar, internetten okuduğu yada sabah programında dinlediği hastalığın tanısını kendine koymuş olan ve bunda ısrar edenler…Hepsini anlayışla karşılamaya hazırım. Anlamadığım neden ben yada benim gibi meslektaşlarımın anlayışla karşılanamadığı.

Bu yazıyı bir nöbette, sabah 05:30’da yazıyorum. Bu gece 2:30 da yoğun bakımda bir hastamı kaybettim. 11 gündür derin komadaydı ve bu gece benim nöbetimde öldü. Ölümünü ben belgeledim. Yakınlarına ben haber verdim. Ve gece 4 buçukta hiç görmediğim bir yakını doktor odasına gelip hastanın nabzının morgda attığını, kendisine öyle geldiğini söyledi. Öldüğünü kesin olarak bildiğim – ki benim işim bu- bir hastanın öldüğünü tekrar doğrulamak için birsürü hasta yakını ve idari amirle birlikte morga indim ve bir kez daha bakıp, dinleyip ölmüş dedim –ki bu benim işim değil-. Nabzı var diyen hasta yakını morga giderken bana “ölürken bilinci açıkmıydı?” diye sordu. 11 gündür bilinci hiç açılmamış olan ve hergün yakınlarına bu şekilde bilgi verilmiş olan hastanın “uzak” yakını acaba doktorlar hatamı yapmıştır dedi diye ben adeta ben öldürmüşüm bakışları arasında bir morgta ikinci kez öldü dedim hastama.

Daha önce dayak da yedim ben. Bir hastayı 1 saatlik kalp masajına rağmen kurtaramadık. Ölüm haberini verdiğimde hasta yakınını üzerimden zor ayırdılar. Müdahaleyi birlikte yaptığımız hemşire arkadaş hamileydi ve ertesi gün kanaması oldu. Ama kimsenin bunlardan haberi olmaz. Haber olması için ya doktor hatası olmalıydı ölüm, yada canlı olmalıydı morgdaki ceset.

Hasta haklarının olduğu ama sağlık çalışanı hakkının olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Poliklinikte hastalar bize bağırdığında yada küfrettiğinde arayacak yerimiz yoktur bizim, en fazla bir tutanak tutabiliriz, ki onu da ya hastadır der yapmayız yada onu yazcama iki hasta bakarım deriz. Ama asılsız yere siz bir hasta olarak SABİM’i arayıp falanca doktor bana gerekli ilgiyi göstermedi, 10 dakikadır sıra ilerlemiyor, doktor odayı terketti dediğiniz anda sağlık bakanlığı yarım saat içerisinde hastaneye döner ve falancayı bulur ve sorar. Denemesi bedava. Ne tuvalete gitme hakkı vardır doktorun, ne iki hasta arasında durma, ne de bir hastaya diğerinden daha fazla vakit ayırma, haşa!

Tüm sağlık çalışanları birer kuklayız bu ülkede; siyasetçilerin elinde, (kimi) basının elinde, (kimi) hastaların elinde ve (kimi) meslektaşlarımızın elinde…

Bir kukla olarak benim görevim: hergün 80 hasta görüp hastalara onların istedikleri tetkikleri istemek, onların istedikleri ilaçları yazmak, bilgisayara kodlama yapmak, basında çıkan “tü’ kaka doktorlar” haberlerine “ bi tü’ de benden” demek, siyasetçilerimizin olur olmaz kışkırtıcı açıklamalarını da görmezden gelmek…mi acaba!!!

Artık hiçbirimizin içinden bu işi yapmak gelmiyor. Konuştuğum tüm diğer kuklalar gibi, ben de gerçek bir çocuk olmayı istiyorum yeniden tıp fakültesine girerkenki hevesimle. Yada bırakmak bu mesleği yolun başında.

Ailemin ve hocalarımın harcadığı bunca emek, benim verdiğim bunca yıl hatırına hiç değilse şu tıp fakültesi diplomamı verselerdi de evimin duvarına olsun asabilseydim.

Dr. H. Kübra Özkeşkek

Diğer bir yazıyı okumak için tıklayınız.


Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

ABD’deki en iyi hastanelerde ve üniversitelerde ihtisas yapmak yabancı hekimler için ne kadar mümkündür?

Bu konu 3 başlık altında analiz edilecektir…

  • Açıklığa kavuşturulması gereken kavramlar
  • Bahsedilen kalburüstü okullara girebilme yolları
  • ABD’deki kalburüstü okulların Türkiye’de bilinenleri bunların ABD gerçeklerine göre yerleri

Kavramlarin acikliga kavusturulmasi :

Bu sorunun dogru yanitlanabilmesi icin oncelikle bazi kavramlari netlestirmek gerekir. Once “en iyi okullar” kavramini acmaya calisalim. ABD disindan gelen doktorlar icin “en iyi okullar” denildiginde anlasilan ile “gercekteki” en iyi okullar belli noktalarda belli isimlerde kesisse de en genelinden bakildiginda ayni sey degildir. “En iyi okullar” denildiginde ABD disindan anlasilan genellikle ismi dunyaca bilinen uc bes tane okulun ismidir. Ismi dunya semalarinda yankilanan bu Amerikan ve Ingiliz egitim markalari elbetteki bu sohreti bir noktaya kadar hakederler. Yalniz, su da bilinmelidir ki, ABD’de ismi dunyada cok bilinmeyen ya da “o kadar” bilinmeyen ama “en iyiler” listesine girebilecek cok fazla okul vardir. Turkiye’den bilincli olarak bakildiginda da adi cokca bilinmeyen ama gercek kriterlerde cok ustun olan cok sayida ABD saglik kurumunun varligi gorulebilir ama siklikla ABD’de egitim sevdasi ulkemizde, belli “imajlar” ve “ikonlar” gudumunde sekillenmektedir. Benim fikrime gore bu yanlis bir baslangictir. Elbetteki isimler, markalar onemlidir. Bunun itiraz edilecek bir noktasi olamaz. Yalniz, “kaliteli egitim” gibi onemli bir hayat hedefini “sadece” markalara endekslemek ve ise bu sekilde baslamak dogru degildir. Bu sekilde yola cikildigi zaman Turkiye’de -ve eminim dunyanin cogu yerinde de- yurt disi egitimine bakis yalniz sokaktaki insanlarin “bile” bildigi markalarin pesinden gitmek ve yurt disi egitimini -egitimin kalitesinden ve nicel degerlerinden bagimsiz olarak- sadece bu markalarin elde edilmesi ile sinirli kalmaktadir. Halbuki, ulkemizdeki doktorlarimiz icin konusursak, eger yurt disinda, ve ABD’de bir egitim hedefleniyorsa, bu egitimin oncelikle Turkiye’de daha iyisi yapilamayan bir egitim olmasi, veya gidilecek yerdeki egitimin Turkiye’deki elde edilebilecek standartlarin “en az” uzerinde olmasi gereklidir ki bu onemli rota onemli bir degere hizmet etsin ve bunca yatirima ve ulkenizden ayrilmaya degsin. Bu nedenle Turkiye’den Amerika’daki “en iyi okullari” merak ederek bu ise baslayan arkadaslarima onerim, “neye” motive olduklarini iyi dusunmelidirler, “sadece” markalarin elde edilmesi hedefi -birazdan anlatacagim uzere- stratejik olarak da yanlistir, bu ise kalkisanlarin kesinlikle tasimasi gerektigi manevi degerlere de zarar verir. Ustelik de bu sekilde yanlis verilerle karar verilecegi nerdeyse kacinilmazdir cunku -yukarida anlattigim uzere- Turkiye’den bakildiginda “en iyi okul” kavrami ile, ABD’deki “en iyi okul” kavrami da ayni degildir.

Bu “en iyi okul” lara girmek Amerika disindan gelen hekimler icin ne kadar mumkundur?

Iyi okullarin , dunyadan ve ABD’den oldukca farkli bir listesi oldugunu acikladiktan sonra bu sorunun yanitini su sekilde vermek gerekir. ABD disindan gelen hekimlerin yukarida izah edildigi sekilde olayin “ilke” alt yapisini iyi hazirlamadan yalniz sohreti deniz otesinden duyulmus Amerikan markalarina hucum etmesi (en bilinen ornegi Harvard) sonucunda bu cok iyi kurumlarda “olmasi gerektiginden cok” yarisma ortami yaratmistir. Bu kurumlar da bu yarisma ortamini en kotu sekilde somurmektedirler. Yurt disindan hekimleri arastirma laboratuvarlarina davet etmektedirler, ve cogu zaman karin toklugunu bile cok gormektedirler. Bu kurumlarin arastirma carki bir gun asistanliga girme umuduyla, senelerce, ulkesinden getirdigi, universitesinden aldigi, cogu zaman cebinden karsiladigi finansal destek ile her kosula razi edilerek yanlis hesaplarla ideallari disinda calistirilan ucuncu dunya ulkesi doktorlarin is gucu ile donmektedir. Bu kurumlar bu kosullari hicbir zaman Amerikalilara oneremeyeceklerini bildikleri icin bu carki yabancilar tarafindan cogu zaman yok pahasina dondurdukleri icin, resmi egitim olanaklarini (ACGME akredite) Amerikalilara verirler. (cok nadiren yabancilara) Bu adaletsiz cark oraya ayak basan yabanci hekimlerimiz tarafindan cogu zaman gorunur degildir. Bu kurumlardaki akredite egitim programlarina (cogu “match=eslestirme” ile alir) yabanci olarak “ilk etapta” bahsedilen yolu kullanarak girip yukselebilmek herhangi baska bir kuruma gore cok daha zordur. Halbuki sistem icine girdikten sonra (herhangi bir ACGME programina kabul edildikten sonra) buralara o yol ile gelmek cok daha mumkundur. Yukarida bahsedilen bu tip kotu kosullarda onerilen arastirma pozisyonlarini kabul etmek , baslangic icin “hic yoktan iyidir, ozgecmiste iyi durur” gibi gorunse de, ACGME klinik pozisyonlarina (residency) basvurmayi hedefleyen hekimler icin, dogru noktalarda dogru stratejik kararlar verilmezse korkunc bir zaman kaybina ve hayal kirikligina yol acabilir; o nedenle Turkiye’den bu tip posizyonlari kabul edip onca seyi feda ederken, hedefleri iyi saptamak, zaman kriterlerini iyi tespit etmek, kurumun marka sohretine aldanip da somurulmeye izin vermemek gerekir.

ABD disindan bilinen “en iyiler” listesinin Amerika gerceklerine gore yeri nedir?

Yukarida bahsedilen kurumlarin, elbette Amerika icinde de akademik duzeyleri cok yuksektir. Ancak ABD’deki diger kurumlarla disardan gorundugu kadar farki da yoktur. Sivrildikleri alanlarin disindaki noktada farklari da olmayabilir. Amerika’da degisik noktalarda sivrilmis baska kurumlar vardir. Herkes her konuda en iyi degildir, degisik kurumlar degisik alanlarda en iyidir. Buna bu bahsedilen “marka” lar da istisna degildir. Amerika icinden mezun olan hekimlerin benim kisisel tecrubelerime ve gozlemlerime gore “marka” tutkusu Amerika disindan gelenler kadar yoktur. Bunun sebebi Amerika icinde “marka” nin onemi , Turkiye’de – ve eminim ki benzeri ulkelerde de- oldugu kadar onemli degildir. Basariyi zamanla ve israrla surdurmek Amerikan sisteminin esas destekledigi bir degerdir, mezun olunan okulun kariyer uzerindeki etkisinden cok, mezun olunduktan sonra ne yapildigi daha etklidir. Amerika’daki ‘en iyi’ kurumlar listesi diye Turkiye gercekleriyle degerlendirilen o listedeki okullardaki kalici hekimlerin/ogretim uyelerinin onemli bir kisminin -rakam verebilecek degilim- onceki tahsillerini adini bizim Turkiye’de “en iyiler diye” bildigimiz yerlerden almis olmadigi gorulecektir. Amerika icinde ciddi bir varyasyon mevcuttur, egitimde kalitenin standardinin ayni noktaya cekilmesi icin ACGME denilen kurumun onemli bir etkisi ve cabasi vardir, bu da nerden mezun olundugun -marka pesinde kosan yabanci hekimler disinda- oneminin kalmamasi sonucuna yol acmistir. Bunlar benim kisisel fikirlerimdir.

Özet:

Yukaridaki ayrintili yanitin kisaca ozetlenmesi gerekirse, evet , Turkiye icinde adi bilinen “en iyi” Amerikan okullarina yabanci hekimler olarak girmek mumkundur, ancak sisteme ilk giris asamasinda -yukaridaki aciklandigi uzere- bu cok zordur, sisteme giris ile ACGME tarafindan onaylanmis bir egitim programi kabul kastedilmektedir. Yalniz yukarida aciklandigi gibi, bu okullara girmenin kisinin kariyerinde ne kadar etkili olacagi konusu irdelenmesi gereken diger noktadir ve benim kisisel fikrimce Amerika icinde Turkiye icinde olacagi kadar kesinlikle onemli degildir. Kisisel sebeplerden, illa ki Turkiye’de iyi bilinen bu markalardan birine “bulasmak” arzu ediliyorsa, bunu sisteme ilk giris sirasinda zorlamak yerine, ACGME semsiyesi altina girdikten sonra baska bir ara noktada zorlamak daha mantikli olabilir.

Dr.Ulaş Mehmet Çamsarı – Department of Psychiatry, Cleveland Clinic – USMLE Strateji Merkezi

Kaynak : http://www.blog.usmer.org/2011/04/abddeki-en-iyi-hastanelerde-ve-universitelerde-ihtisas-yapmak-yabanci-hekimler-icin-ne-kadar-mumkundur/