Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

Sağlıklı gelecek için önemli bir mihenk taşı: Türkiye Sağlık Enstitüleri

Dr. Yasin AKAR
Dr. Yasin AKAR

Bir ülkenin sağlık sisteminin başarılı olduğunu gösteren birçok parametre bulunmaktadır. Bunlardan biri de sürdürülebilirliktir. Sağlık hizmetlerinin sürdürülebilir olması ile finansal yapı arasında doğrusal bir ilişki vardır.

OECD’ye üye ülkelerin toplam nüfusu, dünya nüfusunun yüzde 18’inden ibaret… Buna rağmen Türkiye’nin de aralarında yer aldığı bu ülkeler toplam 6.5 trilyon dolar civarında olan sağlık harcamalarının yüzde seksenini gerçekleştiriyor.

Gelişmiş ülkelerde nüfusun giderek yaşlanması, tıp ve ilaç teknolojilerindeki gelişmeler sonucu sağlık hizmetlerinde arzın artması ve kalp rahatsızlıkları, kanser gibi kronik hastalıklarda görülen artış bu durumun nedenleri arasında gösteriliyor. Bir başka ölçüye daha yer vermek gerekirse bu ülkelerde sağlık harcamaları, milli gelirden daha hızlı artıyor.

Finansal sürdürebilirlik

Türkiye’deki duruma biraz daha yakından bakalım. Sağlık Bakanlığı tarafından geliştirilen Koruyucu Sağlık Hizmetleri finansal sürdürülebilirlik açısından önemli bir araç… Önleyici hizmetler kamu sağlığı bakımından önemlidir. Zira alınan tedbirlerle bir hastalığın oluşmasını engellemek, o hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi etmeye çalışmaktan daha az maliyetlidir.

Koruyucu Sağlık Hizmetleri olarak tanımladığımız bu konseptin uygulama alanını genişletmek ve kalıcı hale gelmesini sağlamak için hastalıklara özgü araştırma merkezlerinin kurulması olumlu bir adımdır. Sağlık bilim ve teknolojileri alanında hem ülke insanına hizmet etmek hem de Türkiye’nin rekabet gücünü artırmak, ülkenin ileri teknoloji ve innovasyon ihtiyacını karşılamak, araştırmacılara bilimsel ortam temin etmek için kurulacak olan sağlık enstitüleri sağlık sistemimizin geleceği adına önemli bir yapıtaşı olacağını düşünmekteyim.

Umuyorum ki toplum sağlığımız açısından umut verici kuruluşlar olacağına inandığım Kanser, Biyoteknoloji, Anne, Çocuk ve Ergen Sağlığı, Halk Sağlığı ve Kronik Hastalıklar, Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp, Sağlık Hizmetleri Kalite ve Akreditasyon enstitüleri siyasi rant uğruna itibarsızlaştırılmaz. Bu enstitüler siyasi kaygı gözetilmeksizin bütün toplum tarafından benimsendiğinde ve bütün topluma hizmet ettiğinde daha sağlıklı bir Türkiye yolunda büyük bir adım atılmış olacaktır.

Dr. Yasin AKAR
dryasinakar@yahoo.com

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

AK Parti Milletvekili Muzaffer Yurttaş Sağlıkta Şiddeti Yazdı

şiddet
Değerli okuyucularımız,

Bu yazımızda son günlerin önemli gündem maddelerinden biri olan “Sağlık Çalışanlarına Yönelik Şiddet” konusunu masaya yatırmak istiyorum. Bu çok önemli bir konuda Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu ve komisyon çalışmalarını tamamlayarak bir rapor hazırladı ve Meclise sundu. Şimdi sıra bu raporda yer alan konularla ilgili gerekeli düzenlemeleri yerine getirmek için Sağlık Bakanlığı’nda.

Konu siyasi polemiklerin kısırlığına kurban edilmemelidir. “Şiddet” gibi evrensel ve geçmişten beri devam eden köklü ve önemli bir problemle karşı karşıyayız. Bu problemi çözmeye odaklanmak gerekiyor. Bir tek sağlık çalışanına bile şiddete tahammülümüzün olmadığını ifade ediyorum.
Bir doktor olarak şunları söylemek istiyorum: Milletimizin bugün verilen sağlık hizmetlerini takdir ettiğini, bu hizmetleri veren sağlık ailesinden, hekimlerden büyük ölçüde razı olduğunu biliyoruz. Elimizdeki araştırmalar da bunu söylüyor, vatandaşın hayır duasıyla sık sık karşılaşmamız da bunu söylüyor. Elbette memnun olmayanlar, olamayanlar vardır. Ama bu, resmin bütünü için milletin ortak kararını değiştirmez.
Hal böyleyken zaman zaman kendini bilmez, haddini aşan kişilerin sağlıkçılara sözlü, fiili saldırılarda bulunduğu da bir gerçektir. Bu düşüncede olanlar bilmelidir ki hekimlerimiz, sağlık çalışanlarımız sahipsiz değildir. Onlara dokunanlar karşılarında Sağlık Bakanlığını, bizleri ve sağduyulu kamuoyunu bulacaktır.
Sağlık çalışanına şiddet uygulayacak kadar ileri gidenler mutlaka gerekli şekilde cezalandırılmalıdır. Bu konuda emniyet güçlerimiz gerekli hassasiyeti göstermelidir. Yargımız da sağlıkçıya karşı bir saldırıya büyük hassasiyetle yaklaşmalı, adil biçimde gereğini yerine getirmelidir. Emniyetin ve yargının tutumu “maganda” ruhlu saldırganlara haddini bildirmekte hızlı ve kararlı olmalıdır. Bütün sağlık ailesi olarak bunu yetkililerden bekliyoruz.

Meslek örgütlerine de düşen önemli bir görev var: Problemlere dikkat çekmek için yapılan eylemlerde halkın sağlık hizmeti alma hakkını ihlal etmeden toplum duyarlılığının oluşmasını ve  yetkililerin dikkati çekmeye çalışmalıdırlar. Hekim saygınlığını tekrar kazanmak için meslek örgütüne büyük görev düşüyor.

Hepimizin, ama özellikle iktidarıyla, muhalefetiyle siyasetçilerin bu konuda sertliğin – çatışmanın dili yerine mümkün olduğunca sevginin-anlayışın dilini kullanmaları ve örnek olmaları gerekiyor.
Sağlık çalışanları büyük bir iş yükü altında çalışıyor. Doktor ve hemşire sayımız -son yıllardaki öğrenci sayısının artışına rağmen- yetersizdir.  Sağlıkçılarımız işlerinin bütün ağırlığına rağmen “Sağlıkta Dönüşüm”ün insana kıymet veren anlayışıyla hizmette kusur etmemeye çalışmaktadırlar.
Vatandaşlarımızdan da sağlıkçılara karşı anlayış, sevgi, saygı ve empati bekliyoruz. Sağlık çalışanları gayret, samimiyet ve fedakârlıklarıyla ancak takdire layıktır. Gecesini gündüzüne katarak hayat kurtarmak için yorulmak nedir bilmeyen sağlık çalışanlarının yaptıkları çalışmalar her türlü takdirin üzerindedir. Sağlıkta dönüşüm ve gelişimin mimarları hekimler ve tüm sağlık çalışanlarıdır.
Son yıllarda sağlık hizmetlerinden memnuniyeti üst seviyelere çıkaran, Cumhuriyet boyunca yaşanmamış, ertelenmiş, bazen düşünülmüş ama cesaret edilememiş köklü değişimleri bünyesinde barındıran ‘Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın başarılı bir şekilde hayata geçirilmesinde emeği geçenlere herkes şükran borcudur.
AK Parti iktidarının sağlığa verdiği önem ve gayretler neticesinde ülke genelinde hasta memnuniyetinin yüzde 39’dan yüzde 75’e hatta bazı illerimizde daha yüksek seviyelere çıkmıştır. Avrupa ülkelerinde bu memnuniyet düzeyine çıkan ülkelerde kişi başı sağlık harcaması 4bin 500 doların üzerindedir. Türkiye  ise bu memnuniyeti kişi başı 950- 1000 dolar harcayarak gerçekleştirmiştir.
Türkiye DSO tarafından yapılan sınıflamada orta-üst gelir grubu ülkeleri arasında olmasına rağmen ulaştığı sağlık göstergeleri üst gelir grubu ülkelerle karşılaştırılacak haldedir. Özellikle anne ve bebek ölüm hızları, sigara içme oranları ve aşılama kapsamı gibi alanlarda çok etkileyici iyileşmeler sağlanmıştır.
Sosyal devlet anlayışının en önemli unsurlarından birisi de; sağlık hizmetlerinin gereği gibi yerine getirilmesidir. Sağlıklı bir yaşam, insanların vazgeçemeyeceği temel bir haktır. Etkin ve kaliteli bir sağlık sistemi, nitelikli bir toplumun en önemli şartıdır.

Yıllarca insanlarımız hastane muayene kuyruklarında, ilaç kuyruklarında hizmet alabilmek için sırada bekledi. Şimdi uçak ambulanslar, helikopter ambulanslar, kar paketli ambulanslar ve deniz ambulansları millete hizmet etmek için sıraya girdiler.
Koğuş sisteminden modern odalara, aşı bulunamadığı günlerden 14 çeşit ve Avrupa’nın en başarılı aşılamasının yapıldığı sisteme, basit bir diş dolgusunun bile yapılamadığı günlerden Ağız ve Diş Sağlığı Hastanelerinin açıldığı bir hale gelen sağlık sistemi tüm dünya tarafından gıpta ile izlemekte ve “bu işi nasıl başardınız?” dediği bir duruma gelmiş bulunmaktayız. İnsanımız her konuda olduğu gibi sağlık hizmeti konusunda da en iyisine layıktır.

Personel memnuniyetini sağlamadan, hasta memnuniyetini tam olarak sağlamak mümkün değildir. Sağlığın içinden gelen bir milletvekili olarak özellikle bu konudaki çalışmalara da ağırlık verilmesi gerektiğine inanıyorum.
Nedeni ne olursa olsun, şiddetin asla gerekçesi olamaz. İnsanlıktan nasibini alamamış, kendini bilmezlerin yaptıkları asla yanlarına kar kalmamalıdır. Bu konuda adalet mekanizması da, emniyet mensupları da, sağlık idarecileri de üzerlerine düşenleri yapmalıdır.

Sağlık Çalışanlarına Şiddetin Önlenmesi için öneriler:

1.«Şiddete Sıfır Tolerans» söylemine herkes inanmalı ve ortak tavır gösterilmelidir. Yöneticiler, siyasiler ve toplum elbirliği ile çözümden yana tavır göstermelidir. Gerçekçi ve samimi bir yaklaşım sergilenmelidir. Tüm taraflar elini taşın altına koymalıdır.
2.Toplumsal şiddetin azaltılmasına yönelik olarak bilimsel çalışmalar yapılmalı ve uygulamaya geçirilmelidir. Üniversitelere, yazarlara, eğitimcilere görevler düşmektedir.
3.Şiddet kimden gelirse gelsin, elbirliği ile karşı durulmalı ve ortak olarak kınanmalı ve şiddet konusunda kanuni takibat yapılmalıdır.
4.Mobbing – Psikolojik taciz ve yıldırma konusunda tüm bakanlıklar çalışmalar yapmalı ve bu konuda kurullar oluşturularak takip edilmelidir.
5.İlkokuldan başlayarak şiddetin kötülüğü, iyi insan olmak, saygı, sevgi, nezaket konusunda tüm bireyler eğitilmelidir.
6.Kamu spotları, afiş ve broşürlerle toplumun şiddet konusunda duyarlılığı artırılmalıdır.
7.«Hasta Hakları» tabelalarının yanına «Hastaların Sorumlulukları» “Sağlık çalışanlarının hakları” tabelaları asılmalıdır.
8.Hasta Hakları Birimleri kadar «Çalışanların Hakları ve Güvenliği Birimi» de aktif görev yapmalı ya da birimin adı «Hasta ve Yakınları İletişim Birimi» olarak değiştirilmelidir.
9.Bakanlığın BEYAZ KOD uygulama birimleri aktif ve yaygın olarak görevlerini yerine getirmeli, sağlık idarecileri ciddiyetle konunun üzerine gitmelidir.
10.Basın kuruluşları haber yaparken dikkatli davranmalı, sağlık çalışanları hakkında önyargılı haberler yapmamalıdır. Haberler kontrol süzgecinden geçirilmelidir. Televizyonlardaki dizilerde sağlık çalışanlarını rencide eden sahnelerden kaçınılmalıdır. Sağlık çalışanlarının yaptıkları hizmeti dile getiren konular işlenmelidir.
11.Güvenlik Birimleri ile ilgili öneriler:
a)Acil servislerde ve riskli bölgelerde güvenlik personeli sayısı artırılmalıdır.
b)Hastanelerde görev yapacak güvenlik personeli özel eğitime tabi tutulmalıdır. İletişim eğitimi de verilmelidir.
c)Hastane polisleri etkili, bilgili ve bu konuda eğitim almış kişilerden seçilmeli ve hastane polisleri her türlü güvenlik olaylarına müdahale etmelidir.
d)Hastane Güvenlik Kurulları oluşturulmalı ve düzenli toplantılarla alınması gereken önlemler rapor edilmeli ve bu raporlar doğrultusunda gerekenler yapılmalıdır.
e)Sağlık birimlerinde güvenlik kameraları kurulmalıdır
f)Tüm hastane birimlerinde, bahçelerde yeterli aydınlatmalar yapılmalıdır. Güvenlik zafiyeti olmamalıdır.
12.Şiddete maruz kalan sağlık personellerinin hizmetten çekilme haklarının olduğu konusunda halkın bilgilendirilmesi sağlanmalıdır.
13.Silahsızlanma politikaları desteklenmeli ve silaha erişim zorlaştırılmalıdır.
14.Acil servislerde performans sistemi yerine kaliteyi artırıcı yöntemler ve sistemler uygulanmalıdır.
15.Uzman hekim, acil hekimi ve personel sayısı artırılmalı ve iş yükünün azaltılması sağlanmalıdır.
16.Yöneticilerin olaylar anında müdahale ederek görevlerini adil ve gereği gibi yerine getirmesi sağlanmalıdır. Bakanlık ve idareciler dava süreçlerini başlatmalı, takip etmeli ve sonuçlarından kamuoyu ve basına bilgi vermelidirler.
17.Hasta ve hasta yakınlarını tanı ve tedavi süreciyle ilgili olarak sürekli bilgilendirmeyi sağlayacak birimler kurulmalı ve düzenli bilgi akışı sağlanmalıdır. İletişim kazalarını en aza indirmek için gereken önlemler alınmalıdır.
18.Sağlık bir ekip işidir. Ekip ruhu oluşturulmalı ve ekibin bir bireyine yapılan saldırı ve şiddete karşı duyarlı olunmalıdır.
19.Sağlık hizmeti hasta merkezli değil, insan merkezli olarak organize edilmelidir. Hasta memnuniyeti kadar çalışan güvenliği ve memnuniyeti de ön planda tutulmalıdır.
Sağlık alanında küresel değişime ayak uyduran değil, insana hizmeti amaç edinerek küresel değişime öncülük eden bir Türkiye’yi hedefliyoruz. Türkiye artık dünya çapında özgün bir model olan “Sağlıkta Dönüşüm”ü daha da geliştirerek küresel sağlık gündemini oluşturmada liderler arasında yer alabilecek konumdadır.
Tüm önerilerin dikkate alınmasını, uygulanmasını ve gerekli önlemlerin alınmasını talep ediyoruz. Artık bundan sonra şifa dağıtan ellere teşekkür edilmelidir.
Şiddete asla müsamaha gösterilmemelidir. Sağlık çalışanlarının hizmetlerini en iyi şekilde yapmalarını sağlayacak ortamı oluşturmak görevimizdir.

Doğumumuzdan ölümümüze kadar zor durumlarda yanımızda olan sağlık çalışanlarını saygı ve muhabbetle selamlıyorum.

Dr. Muzaffer Yurttaş

AK Parti Manisa Milletvekili

Kaynak: Çankaya Gündem Gazetesi

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

Hakettik bunları…

Uzm. Dr. Serdar Biçeroğlu
Uzm. Dr. Serdar Biçeroğlu

Trafoya kedi girdi. Elektrikler falan kesildi. Neyse ki güvenlik güçleri duruma müdahale etti ve şaibeyi engelledi. Herkesin sonuçlarına tam güvendiği bir seçim oldu. Alnımızın akıyla seçimlerden çıktık. Ülkem bir demokrasi sınavından daha başarıyla geçti. Kedilerin söz dinlemeyen afacan hayvanlar olabileceğini öğrendik.

Maden göçtü. 300 insanımız vefat etti. Neyseki duruma güçlü irade tarafından el konuldu. İşçilerimizin şehit olmalarına karar verildi. Keza kimin şehit olacağını yine onlar bildiler. Hemen yaralar sarıldı. Medya falan olayı 10 günde unuttu. Güçlü ve bölgesinde lider ülkem bu faciyadan da başarıyla ve en az yarayı alarak kurtuldu. “Fıtrat” nedir ögrendik.

Vakti zamanında camide bira içildi. “Gezi” zekalılar işte, sindiremediler. İşi gücü bıraktı ülkem, yapılacak havalimanını protesto etti 2 ay boyunca. Gece gündüz gaz soludu. Ölenler oldu. Fıtratımızda bu da var mıydı bilmiyorum. Neyseki olayın bir darbe olduğunu anladık. En sert tedbirlerle ülkede güvenliği sağladık. Yıldönümü gelmişti. Ülke güvenliğinin bozulma ihtimali üzerine, destanlar yazan görevliler, vazifeye çağrıldı. Alayımız dayak yedik. Fıtratımıza dayağı da ekledik. (“Gezi” zekalıların neleri başaracağını öğrendik de, bir unzuvda kıl olmayı erdem sanan kardeşlerin ne zekalı olduğunu öğrenemedik)

Konu hassas; direğe çıkıldı. Gerisini anlatmaya dilim varmıyor. Keza gözlerim doluyor… Şunu biliyorum; fıtratımızda yok kardeşim bayrağın indirilmesi. Ordan gelmeyin bize dedik…

Çok geçmedi bir gece konsolosluk basıldı. İçerde kedi kuş ne kadar canlı varsa rehin alındı. Ses seda çıkmadan günler geçti. Bölgesinde lider ülkem durum karşısında ne yapacağını düşünürken adamlar neredeyse sınıra kadar ilerledi. Neyseki peşmerge vardı. Lider ülkem bir haber saldı. Sınırlarımızın güvenliği sağlandı. Bu arada rehineleri konuşmamamız gerektiği söylendi. (Şşştt, sessiz olun konuyu uzatıp rahatsız etmeyin, lider ülkem yeni bir gündem oluşturup bu durumu da elbet başarıyla atlatacaktır. Sadece güvenin.)

Tüm olan bitenleri düşünürken içeri hasta yakını girdi. “Hocam arabayı ortalık yere koydum acelem var kusura bakma. Babamı evden çıkaramadım, şu ilaçlar yazıver. Eczacımı ara şifreyi ona ver. İlaçları eve yollar o sen merak etme” dedi. (Ben de tam ilaçlar eve nasıl gidecek diye endişe ederken bu son cümle rahatlattı beni.) Canım kardeşim, gelmeyen hastaya ilaç yazılmaz, nitelikli dolandırıcılıktan ağır cezada yargılarlar adamı dedim. ” Hay senin doktorluğuna, hakediyorsunuz başınıza gelenleri, az bile yaptılar size, beter olun” dedi.

Herşey birdaha geçti gözlerim önünden. Anladım sanırım.

Hukuksuzluğu kendine hak edinmiş bir kesimin tercihidir esir olduğumuz, olay da ne yazık ki galiba budur.

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

Bir araştırmanın düşündürdükleri

Dr. Yasin AKAR
Dr. Yasin AKAR

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) bir raporunda önemli bir tehlikeye dikkat çekilmiş. Örgüte göre “bütün dünyada kronik hastalıkların bu hızla artması halinde bir sonraki neslin ortalama yaşam süresi insanoğlunun varoluşundan beri ilk defa bu nesilden az olacak.” 

Maalesef Türkiye de riskli ülkeler arasında.

Kronik hastalıkların çoğalmasındaki önemli risk faktörlerinden birisi de obezite ve hareketsiz yaşam. Toplumuzun ne yazık ki üçte biri obez, üçte biri de fazla kilolu. Ancak kalan üçte birin normal kiloda olduğu söylenebilir. Üstelik obezite ve fazla kilo sorunları artma eğiliminde. Bu da bizi toplum sağlığımızın geleceği konusunda endişeye sürüklüyor. Bu ürkütücü tabloya göre sürüklemesi de gerekiyor zaten.

Aslında bugün bile sorunun büyüklüğünü görmek mümkün. Diyabet hastalığı olan vatandaşlarımızın sayısı 10 milyona yaklaşıyor.
Çocuklarımızda obezite riski hızla artıyor!

Bir de meseleye çocuklar açısından bakalım. DSÖ’nün destek verdiği ve 20 ülkede yapılan Avrupa Çocukluk Çağı Obezite Araştırması (COSI) bu konuda bize ipucu verebilir.

Araştırmanın ön sonuçlarına göre 7-8 yaş grubundaki çocuklarımızın yüzde 14’ü hafif şişman ve yüzde 8’i şişman bulunmuş. Yani, çocuklarımızın beşte biri normal kiloların üzerinde… Bu araştırmayı çocukluk çağında kilolu olan bireylerin ilerleyen yaşlarda da kilolu olma ihtimallerinin yüksek olduğunu göz önünde bulundurarak değerlendirelim.

Bunun birçok nedeni var elbette. Ebeveynlerin çocuk yetiştirme tarzları mesela. Beslenmeden mutluluk anlayışına kadar geniş bir aralıkta bilinçsizce davranıyoruz. Çocuklarımıza veremediğimiz zamanı onları sahte keyiflere yönelterek telafi etmeye çalışıyoruz. Yüksek yağ ve tuz içeren donmuş ve hazır gıdaların hayatımızdaki ağırlığı artıyor. Teknoloji bağımlılığı çocuklarımızı hareket etmekten uzaklaştırıyor. ‘Dışarı’ algısı evlerin balkonlarıyla sınırlı kalıyor.

Alınması gereken bazı önlemler

Acilen önlemler almazsak bir nesil elimizden kayıp gidecek. Bu bireyler ve aileler özelinde olduğu kadar toplum genelinde de ele alınması zorunlu bir mesele.

Çocuklarımızın eğitim, spor, eğlence ve beslenme alışkanlıklarını yeniden düzenlememiz şart.

Birkaç örnek vermek gerekirse:

Çocuklarımıza bilinç kazandırarak teknolojinin onları değil, onların teknolojiyi kullanmalarını sağlamalıyız.

Çocuklarımıza yönelik tematik parkların, oyun alanlarının hem sayısı artmalı hem de standardı yükselmeli. Bu konuda yerel yönetimlere önemli görevler düşüyor.

Okul kantinlerine yönelik düzenlemeler ve beden eğitimi derslerinin artırılması gibi olumlu iyileştirmeler, ebeveynler tarafından desteklenmeli ve takip edilmeli.

Tütün ürünlerinde vergi artışı, tütün tüketiminin azaltılmasında önemli bir araçtır. Çikolata ve şekerlemelerin de vergi rejimi tütün gibi farklılaştırılabilir. Obezite vergisi gibi bir verginin ihdas edilmesi bu neviden gıdaların tüketimini kontrol altına alabilir.

Benzer şekilde, sağlık açısından riskler taşıyan gıdaların reklam yapması konusunda bazı sınırlamalar getirmek, tepkilere yol açsa bile, bizi sağlıklı toplum idealimize yaklaştırabilir.

Başka önlemler de getirilebilir.

Ancak başarılı olmanın ön şartı çok sektörlü, bütün paydaşların elini taşın altına koyduğu bir mücadele içinde olmak. Geleceğimiz olan çocuklarımızın sağlıklı büyüyebilmeleri için ise özellikle ebeveynlerin ilgisi ve sevgisi çok önemli. Hatta sevmek ve üzerine titremek yetmez; bu konuda bilinçli olmak gerekir. Unutmayalım! Bilmediğiniz şeyleri çocuklarınıza öğretemezsiniz.

Dr. Yasin AKAR

dryasinakar@yahoo.com

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

En güzel aşk zor olandır

www.twitter.com/drozgurs
www.twitter.com/drozgurs

Aradığınız hekime şu anda ulaşılamıyor,

Kendisi denizde ya da bronzlaşmak üzere…

Lütfen izinden sonra tekrar deneyiniz!

x x x 

Çömez asistanları saymaz,

Performansa kapılanları es geçer,

Mecburi uzamasın diyenleri görmezden gelirsek,

Büyük bir kısmımız yakında kendini sahillere serecek!

Bir çoğunuzun yolu da eminim Çeşme’den geçecek…

Bir Çeşmeli olarak şimdiden hoşgeldiniz,

Sefa geldiniz diyorum…

x x x  

Fotoğraf Eski Çeşme Belediye Başkanı Nuri ERTAN'ın arşivinden
Fotoğraf Eski Çeşme Belediye Başkanı Nuri ERTAN’ın arşivinden

Çeşme Dalyanköy Türkiye’nin en güzel sahil kasabalarından biridir,

Tertemiz suları,

Tane tane kumları ile sizi içine çeker.

Sokakları deniz kokan bu şirin belde,

Büyük bir aşka tanıklık etmiştir özünde…

Deli Nezir’le Yunanlı Kızın aşkı.

Hani şu “Kayıkçı filminde” anlatılan sıcacık hikaye.

Fotoğrafta gördüğünüz o kule bu aşktan bir enstantane…

x x x

Delidir ama akıllıdır özünde Nezir,

Sağırdır, dilsizdir ama aşıktır işte…

Her akşam kulenin tepesine çıkar,

Sakız Adası’na bakar,

Aşkını arar…

O kadar aşıktır ki,

Uçurtmalı kayığı ile Sakız Adası’na bile kaçar…

Yunan Polisi onu yakalar,

Konuşamadığı için bir güzel hırpalar,

Türk Sahil Güvenliği ile geri postalar…

Aşıktır Nezir,

Vazgeçmez…

Kulenin içinde daha büyük bir tekne yapar,

Daha da büyük bir uçurtma!

Tekneye motor değil uçurtma takar!!!

Akıllıdır ama delidir işte!

Yaptığı tekneyi kule kapısından çıkaramaz,

İnatçıdır,

Azimlidir Nezir!

Madem ki tekne çıkmaz,

Kuleyi yıkmaya karar verir…

Bir sebepten İzmir’e gidecektir…

O kadar güçlüdür ki,

İzmir’e bisikletle gider gelir,

İşte o yaz günlerinden birinde,

Hayalini kurduğu kızı göremeden,

Ve tekneyi çıkarmak için,

Kuleyi yerle bir edemeden,

Aşkıyla beraber göçer gider,

Çeşme – İzmir karayolunda,

Bisiklet sürerken beyin kanamasından vefat eder.

Gönlü Ege’de kalır Nezir’in…

x x x

Aradan yıllar yıllar geçer;

Aklı uzunun biri gözünü kuleye diker,

İmarı bozuyor diye yerle bir eder,

Tekneyi de hurdacıya verir,

Her şey son bulur biter!

x x x

Ben bile hayal mayal hatırlıyorum bu kuleyi.

Her geçişte anlatırdı babam…

Ne demişler?

Her şey yalan olsa bile,

En güzel aşk zor olandır…


Uzm. Dr. Özgür NİFLİOĞLU
Hekimlerin Sosyal Medya Platformu
asistanhekim.org Kurucusu

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

Doktoru esir etmek bedava

niflioglu_haber_kose202

Kafan mı bozuldu?
Gel kardeşim,
Yeşil alan bir harika,
Beş lira veriyorsun,
Doktoru öpüyorsun!
İstemediğin kadar da eğlence var acilde…
Bitti mi?
Bitmedi…
Yazdır reçeteni;
Ne de olsa;
Bedava mide koruyucu baldan tatlıdır,
Sakla ağrı kesiciyi gelir zamanı,
Kopar antibiyotiği,
Yürü evine…
Bir iki kaza gördüğünde,
Senden mutlusu yok evrende!
Dalga geçmiyorum…
Neden böyleyiz bilmiyorum.
Seviyoruz acıyı, dramı, kederi…
Kısacası acili!
Ne demiş Orhan Veli?
Bedava yaşıyoruz bedava,
Ne de olsa doktor bedava,
İlaç bedava…
Kelle fiyatına hürriyet,
Doktorları esir etmek bedava…


Uzm. Dr. Özgür NİFLİOĞLU
Hekimlerin Sosyal Medya Platformu
asistanhekim.org Kurucusu

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

Sağlıkta müthiş reform

Uzm. Dr. Serdar Biçeroğlu
Uzm. Dr. Serdar Biçeroğlu

Şimdi sivilcen çıkınca doktora koşup aman ne olacak bu diye dertleniyorsun ya, sonra da doktor sana bir krem veriyor sen de onu müthiş bilgi birikiminle kullanmıyorsun ya. Buna sağlıkta reform diyoruz. O sivilce iyileşiyor, o krem çöpe atılıyor, o doktor bilgisiz, sen de aklınla bu sivilceden kurtulan insan oluyorsun.
Karnın ağrıyor, beyin MR’ın çekiliyor.
Ayağın ağrıyor efor testin yapılıyor.
Elin uyuşuyor prostatına bakılıyor.
Canın sıkılıyor endoskopin yapılıyor.
Can sıkıyorsun, rektoskopin yapılıyor!
Hayat da, reform da, sana güzel kardeşim. Sağlıklıyken herşeyin yapılıyor.

Cebinde biraz paran varsa hele ” doktor şöyle renkli bir film falan çek” diyebilecek kadar cesaret veriyor sana reform. Paran yoksa da endişe etme hemen, doktor dövme özgürlüğü veriyor. Reformu küçümseme, herkesin nabzına göre veriyor.

Aynı gün dört kardiyolog, üç ortopedist gezebilme şansı veriyor.
Akıllı telefonuna cankuş doktorlarını kaydediyor, gece gündüz arıyorsun. Ne sorduğunu bile bazen bilmiyorsun ama olsun, reform sana arama özgürlüğü veriyor…

Reform sandığın şeyin ne olduğunu aslında ölürken anlıyorsun.
Seni bitiren o hastalığın tedavisinin SUT’ta çok ucuz olduğunu öğreniyorsun.
Hastanelerin gereksiz kalabalık olduğunu, “hiçbir şikayetim yok ama dün sağlık ocağında baktırdığım kan tahliline güvenemedim şekerim” diyenlerle aynı sırada, kan vermek için, beklediğini farkediyorsun. Bu sıra neden kalabalık diye söylenirken biri sana sırasını versin diye umuyorsun.

Sağlıklı hastaların sistem tarafından hastanaye akın ettirildiğini, gerçekten hasta olanların ise evlerinde ecel beklediğini farkediyorsun.

Dövdüğün doktor senin tek dermanınmış, gereksiz yumruk attığını anlıyorsun.

Seni reform yaptık diye kandıranların sağlığına değil parana değer verdiğini anlıyorsun. Reformun senden bir can aldığını verince öğreniyorsun…

Evet canım kardeşim, sağlıkta reforma oy verdin. Sağlığın yerindeyken bu kulağa hoşgeliyor da, hele bir hastalan bakalım. Verdiğin oy seni nasıl inceden yok ediyor bir görelim.

Serdar BİÇEROĞLU

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

Bu habere çok şaşırdım!

www.twitter.com/drozgurs
www.twitter.com/drozgurs

Tıp profesörünün dış politika,

Sosyoloğun hipertansiyon konuştuğu ülkemizde,

Kimse kimseye bir şey demezken;

Dünyaca ünlü Mehmet ÖZ’ün,

Amerikan Kongresi’ne ifadeye çağırılması,

Beni oldukça şaşırttı…

Sebep ise oldukça garip:

“Yeşil kahve çekirdekleri kilo verdiriyor” demesi…

Vay anasına!

Bizim memlekette,

Katırtırnağının damar açtığını,

Deve dikeninin hemoroide iyi geldiğini,

Kaktüsün kanseri yok ettiğini söyleyen;

Onlarca şarlatan sokaklarda kol gezerken;

Sülükle siroz tedavi edenleri,

Üfürüp şizofreni düzeltenleri,

Millet baş tacı edip,

Seans başına binlerce lira veriyor!

Ama doktora gelince,

Onlar çok para kazanıyor!

Sağlık Bakanlığı,

Çift asansörle,

Kapı genişliğiyle uğraşıp,

Doktor ile hastayı aynı tuvalete ettirmeyi marifet sayacağına,

Halkın sağlığı ile oynayan bu dolandırıcıları toplasa da,

Bizi bir şaşırtsa!


Uzm. Dr. Özgür NİFLİOĞLU
Hekimlerin Sosyal Medya Platformu
asistanhekim.org Kurucusu

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

Doktora şiddet böyle mi son bulacak?

şiddet

Hekime Şiddet ve Savunma Sporları

Şiddet sorunu çözümünün büyük bölümünün siyasi kararlar,caydırıcı yasalar,emsal yargılamalar sonucu olması gerektiğini bilsek de bir şeylerin değişmesini beklerken hekimler olarak kendi önlemlerimizi almak zorunda bırakılmaktayız. Şiddet her zaman vardı ancak günümüzde hekime yönelik artan şiddetin boyutu her doktor ve doktor adayının ‘’savunma sanatları’’ hakkında bilgi sahibi olmasını gerekli kılmaktadır.

Stj. Dr. Mert BARDAKÇI
Stj. Dr. Mert BARDAKÇI

Savunma –Dövüş-Savaş sanatları çok eskilere dayanmaktadır. Çoğu Uzakdoğu’da başlayıp tüm dünyaya yayılmıştır. Kökenleri benzer olsa da güç uygulama noktaları kullandıkları ekstremitelere ve çıktıkları bölgelere göre farklılıkları vardır. Kesin olarak şu daha iyidir diye bir kıyaslama yapılamaz. Hepsinin birbirine göre üstünlükleri vardır, hepsi ayrı bir dünyadır…

Ateşli silahların icadından önce askerlerin dövüş konusunda eğitim almış olması, gerek çıplak el gerek kılıç gibi eğitimlerin niteliği savaşların seyrine yön vermekteydi. Günümüzde eskisi kadar kritik olmasa da her ordunun askerlerine yakın dövüş eğitimi verdiğini biliyoruz ve bu sporlar hala önemini korumaktadır.

Değişik coğrafyalarda değişik branşlar vardır. Örneğin ‘’Aikido’’ ve ‘’Karete’’ Japonya kökenlidir; ’’Kung Fu’’ , “Whin Tzun” Çin ; ‘’Taekwando’’  Kore ;  ‘’Sambo’’ Rusya ; ‘’Krav Maga’’  İsrail  vs diye giden uzun bir liste yapılabilir.

Her dövüş sporunun değişik teknikleri vardır. Kabaca örnekleyecek olursak  ‘’Aikido’’  rakibi eklem yerlerinden yakalayıp istediği gibi etkisiz hale getirme imkanına sahiptir. Bıçak saldırılarına karşı çok etkilidir. Bıçağın yanında sopa ve kılıç eğitimleri de verilmektedir. Bu sporu yapmak için yaş, kilo, esneklik fark etmemektedir.

‘’Taekwando’’ bacakların çok kullanıldığı tekme ağırlıklı bir daldır. Dolayısıyla esneklik önemlidir. Ayak teknikleri sert, hızlı ve karşı tarafı etkisiz hale getirebilecek niteliktedir.

‘’Karete ‘’ de Taekwando’ya göre eller de ön plana çıkar.Sadece karşılıklı müsabakalardan ibaret olmayıp bireysel kombine hareketlerin de olduğu çeşitli alt dalları bulunan bir dövüş sporudur

‘’Kung Fu’’ birçok dalın karışımı sayılabilir. Taekwando ‘nun tekme; ’’ Karete’nin’’ yumruk,  cimnastiğin artistik ve akrobatik özelliklerinin birleşimi diyebiliriz.

‘’Whin-Tzun’’ esasen Kung-Fu’nun bir dalıdır.Ancak teknikleri diğer dallardan daha farklıdır. Bir kadın tarafından kendini korumak amacıyla bulunmuştur.Sonradan geliştirilmiş ve dünyaya yayılmıştır. Oldukça etkili,modern bir dövüş sporudur.

Adlarını bile sayamayacağımız çok dövüş sporu dalı bulunmaktadır.Yukarıda bahsettiklerimiz  Türkiye’de yaygın olarak yapılmaktadır.Çoğu doğu kökenli olduğu için bu sporlar doğu felsefesinin özelliklerini taşır.Kendi iç enerjine yönelmek, öfkene sahip olmak, insanlara yardım etmek bu sporlarda tarihten günümüze öğretilen erdemlerdir.

Hekime yönelik şiddetin tavan yaptığı şu zamanlarda savunma sporları hakkında bilgi sahibi olmanın yanında bu sporları bizzat yapıp öğrenmenin gerekli hale geldiği anlaşılmıştır.İçine girip eğitimini almadan gerçek anlamları özümseyebilmek mümkün değildir. Hepsi kendi içinde bir değerdir. Önemli olan birine başlayıp ilerleyebilmektir..

‘’Bir doktor daha bıçaklandı.’’  haberlerini  ‘’Bir doktor daha bıçaklı saldırganı etkisiz hale getirdi’’ olarak değiştirmek bizim elimizde…

(“Yankı” dergisinde yayınlanmıştır)                                                                       

Stj.Dr. Mert  Bardakcı

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

Keşke biz de gitseydik

www.twitter.com/drozgurs
www.twitter.com/drozgurs

Hiç unutmam 2002 yılıydı…

Tıp bir’dim 🙂

Yine Haziran,

Yine Sıcak,

“O zaman sıcaktı yahu :)”

Yine finaller vardı…

Biyokimyada sidik testi,

Formolde anatomi,

Ama öğleden sonra:

“Dünya Kupası…”

Atar yapıp,

Final saatlerini bile dünya kupasına göre ayarlatmıştık!

Egeli arkadaşlar bilirler;

Yeşil Köşk’ün arkasında dik bir amfi vardır…

Maçlar orada canlı yayına konmuştu…

Sanki şeref tribününde oturur gibiydik!

O kadar da güzel ve büyüktü ki görüntü!

Anmadan geçemeyeceğim:

Temsilci Onur vardı,

Hep onun başının altından çıkardı bu işler…

Brezilya’ya atılan golü hiç unutamam,

Biliyorum sen de unutamıyorsun,

Ama unutamam işte 🙂

Amfi nasıl da sallanmıştı,

Nasıl da sarılmıştık birbirimize…

Türk – Kürt – Alevi – Sünni yoktu memlekette,

Sadece Türkiye vardı her yerde…

Maç çıkışı yetmiş iki millet,

Bilmem kaç mezhep,

Bağıra çağıra yürüdük yollarda…

En büyük bizdik…

Önümüze geleni ezdik!

Düşünüyorum da…

Futbol bitti,

Birlik gitti,

Mutluluk bitti,

Keşke bir daha gitsek,

Dünya kupasına,

Sarılır mıyız birbirimize,

Belki bir daha?


Uzm. Dr. Özgür NİFLİOĞLU
Hekimlerin Sosyal Medya Platformu
asistanhekim.org Kurucusu

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

Gözleriniz dolarak okuyacaksınız: “Türk Kelebeği”

eroluzsoy
Erol UZSOY

Kaynak: Lozan Mübadilleri Derneği /Erol UZSOY

1970 li yıllarda yayınlanan “kelebek” isimli anı/romanı duymayan okumayan yoktur herhalde. Henri Charrier isimli Fransız kürek mahkumunun, Fransa’nın Güney Amerika’daki Guyana adlı sömürgesindeki cezaevi kampında geçirdiği günlerin anlatıldığı bu kitap ülkemizde de sayısız baskı yapmış, Dustin Hofman’la Steve McQeen’in başrollerini oynadığı filmi de hasılat rekorları kırmıştı.
Ancak, Hasan İzzettin Dinamo’nun yazdığı, 1981 senesinde Yalçın Yayınları’ndan çıkan “Türk Kelebeği” isimli anı/romandan pek kimselerin haberdar olduğunu sanmıyorum.

Hasan İzzettin Dinamo, kitabın tanıtım sayfasında romanın kahramanı Mehmet Ali Kayen’i şöyle tanıtıyor; “Bu okuduğunuz kitap Mehmet Ali Kayen’in serüvenleridir. M.Ali Kayen’i ben otuz yıl önce tanıdım. Bana, ışık saçan Guyan kelebeklerinden söz ederdi. Onu çok konuşturmak istedim. Birgün ünlü Fransız “Kelebeği”nin çevirisini okuyunca şaşkınlıklar içinde kaldım. Hemen götürüp M.Ali Kayen’e verdim. O da okudu. “Hasan bey” dedi. “Benim serüvenlerim bundan çok daha zengindir. Hemen yazmaya başlayalım”. Yazmaya başladık. Altı ay durmadan her gün birkaç saatimizi bu işe verdik ve çalıştık. Kitabı böylece ortaya çıkardık.”

Türk Kelebeği, Mehmet Ali Kayen
Mehmet Ali Kayen

M.Ali Kayen’in anlatımı ile kitap şöyle başlıyor: “ Benim serüvenim 1919 Mayıs’ının on beşinci günü İzmir’in işgali ile başladı. O tarihte henüz 17 yaşındaydım. Düşman, bizi Drama’dan, Makedonya’nın o güzel kasabasından kovmuş, arkamızdan kovalayarak Anadolu’ya ayak basmıştı. Biz, Rumeli göçmenleri, bunun anlamını, istilayı yeni görenlerden çok daha iyi anlamıştık. İzmir’in işgali, bütün yurtsever Türkler gibi beni de canevimden vurmuştu…..”

“…….İşgal orduları İstanbul’a girdiğinde ben istanbul’un yeni yetmelerinden, ele avuca sığmaz, haşarı bir delikanlıydım. Drama’nın Rodop Dağları bölgesinde yırtıcı bir kuş gibi serbest, kendi başına buyruk bir çocukluk geçirmiştim. Sonra, Rumeli elden gidincegöçmen olarak gelip İstanbul’a yerleşen aile çevremin elinden bir cıva damlası gibi kaymış, bin bir maceranın ortasına atılmıştım. Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar İstanbul’a gelinceye kadar tabancalı, bıçaklı külhanbeyliğe özenmiş, az zamanda ünlü bir bıçkın olup çıkmıştım.”

“……Polislerle, İstanbul’un türlü kabadayılarıyla sürüp giden dövüşlerim, kavgalarım o günlerde birdenbire yön değiştirmişti. Dövüşeceğim insanlar, kendi ayaklarıyla karşıma gelmişlerdi. Birdenbire kendimi yepyeni bir işin içinde bulmuştum. Yepyeni arkadaşlar edinmiştim. Bunlar, Anadolu’ya silah, cephane kaçıran gizli örgütlerde çalışıyorlardı. Bu delikanlılar, şimdi bile gözlerimin önünde capcanlıdırlar. Oysa, hepsi Azrail’in türlü oyunlarına kurban gittiler. 21 yaşında fidan gibi sarışın Edirne’li Muzaffer, Gülhane Parkı’nda Fransız Polisi tarafından dumdum kurşunu ile vurulup öldürüldü. Kısa boylu, esmer, şişmanca 26 yaşında Çanakkale’li Kazım, 19′ unda uzunca boylu buğday benizli Unkapan’lı İrfan, uzun boylu sarışın Boşnak Abidin, hepsi okumuş çocuklardı. Son ikisi Fransız İşgal kuvvetleri tarafından silah kaçakçılığı yüzünden kurşuna dizildiler. Divanı Harp kararı bizim hükümete bildirildiyse de hükümet onların ölülerini olsun Fransızlardan almadı..”

Kurtuluş Savaşı sadece cephelerde olmadı. Kuvayı Milliye’nin silah ve cephane ihtiyacının büyük bir kısmı, müttefiklerin el koyduğu İstanbul’daki Osmanlı Ordusunun silah depolarından karşılandı. Karakol ve MM Gurupları adları ile örgütlenen dinrenişçiler bazen baskın, bazen rüşvet, bazen Müslüman Mütefik askerlerinin hoşgörüsü, bazen de düpedüz çalarak, silah ve cephaneleri takalarla Anadolu’ya kaçırıyorlardı. Bu gurupların içinde, eski subaylar, küçük memurlar, hamallar, külhanbeyleri, beyzadeler velhasıl her türlü vatansever insan vardı. İşte Türk Kelebeği Drama muhaciri M. Ali Kayen de İstanbul bitirimlerinden vatansever bir gençti. Gözünü budaktan sakınmayan, içi vatan sevgisi ile dolu M. Ali, canı bahasına bu silah depolarının soyulmasında gönüllü olarak çalışıyordu. Ama sonunda müttefik askerler tarafından yakalandı ve tutuklandı.

Silah kaçakçılığı suçu ile önce idama mahkum edilen Dramalı M. Ali’nin cezası bilahare Fransız Sömürgesi Guyan’da kalebentliğe çevrilir ve M. Ali elleri ayakları prangalı olarak gemi ile önce Fransa’ya, oradan da Güney Amerika’daki Fransız Guyana’sındaki tropik ormanların içindeki hapishane/kampa gönderilir. Yıllarca o cehennemden beter yerde yaşayan, yerli bir kadınla evlenen M. Ali binbir maceradan sonra bir Türk’le birlikte buradan kaçar ve uzun yolculuklardan sonra artık özgür bir ülke olan Cumhuriyet Türkiye’sine gelen bir gemiye binmeyi başarır. Maceranın sonunu, kitabın bitiş sayfalarından, Dramalı M. Ali’nin ağzından öğrenelim:
“……Vapur hızla Türkiye kıyılarına ulaştı. Artık, yemyeşil Türkiye engin bir görüntü halinde gözlerimizin önünden geçiyordu. Bir sabah sekiz-dokuz arası birdenbire geminin direğine Türk bayrağının çekildiğini gördüm. Meğer Çanakkale’ye gelmişiz. Artık Türk sularında bulunuyorduk. İçime ölümsüz bir mutluluk, çoşkunluk yayıldı. Gittim, tepesinde bayrağımızın dalgalandığı direğin altına sırt üstü uzanıp yattım. Başımın üzerinde masmavi bir gökyüzü, onun altında iri bir gelincik gibi Türk bayrağı dalgalanıyor, sert boğaz rüzgarının etkisi ile hışırdıyordu. Yarabbim dedim. Artık, ölürsem bu bayrağın gölgesinde öleyim!”
İşte, Dramalı Mehmet Ali’nin olağanüstü hikayesinin özeti bu. Dramalı Mehmet Ali’nin ve kurtuluş mücadelesinin İstanbul ayağında şehit olan genç arkadaşlarının mekanları cennet olsun……

Yazan: Erol UZSOY 

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları

112 geç mi gelir?

Dr. Yasin AKAR
Dr. Yasin AKAR

112 ambulansında görev yaparken yaşadığım bir olay… Sabah nöbetini yeni devralmışız. Telsiz anonsuyla bir adrese yönlendirildik. Dört dakika sonra olay yerindeydik. İlk müdahaleyi yapmak üzere yerde yatan kadına yöneldik. Altıncı kattan düşmüştü. Bu sırada kadının oğlu olduğunu öğrendiğimiz bir delikanlı şoförümüzle kavga etmeye başlamıştı bile.

“Geç geldiniz, annem sizin yüzünüzden öldü” diye bağırıyordu.

İlk muayeneyi yapar yapmaz anladım ki yerde yatan kadının ölümünün üzerinden saatler geçmiş. Delikanlıya dönerek ihbarı aldıktan hemen sonra olay yerine intikal ettiğimizi, üstelik annesini kaybedeli sekiz ya da dokuz saat geçmiş olduğunu anlattım. Şaşıran delikanlı bu kez de babasına dönerek onu suçlamaya başladı. Sonradan anlaşıldı ki gece kocasıyla kavga eden kadın herkes uyuduktan sonra camdan atlayarak intihar etmiş. Geçtiğimiz hafta Diyarbakır’da yaşanan bir olayı duyunca bu anımı hatırladım. Medyaya yansıyan haberlere göre bir futbol müsabakası sırasında yaşanan olaya 112 ambulansı geç müdahale etmişti. Araştırdım. Kayıtlara göre ambulans oraya ihbardan sadece beş dakika sonra ulaşmıştı. Yani haberler haksız ve yanlıştı.

Makul süre: İlk 10 dakika 

112 ambulansında çalışmak gerçekten zordur. Zamanla yarışırsınız. Gittiğiniz olay mahalli genellikle sıra dışı, trajik ve dramatik görüntüler içerir. Hasta yakınlarının kırılgan ve kimi zaman saldırganlaşma eğilimi taşıyan ruh halleri de bir başka etkendir.  Dakikalar saatler gibi gelir o atmosferdeki insanlara. Araştırmaların ortaya koyduğu üzere vaka başına en çok şiddete maruz kalan sağlık çalışanı grubudur 112 ambulansında görev yapanlar. Şiddeti hiçbir şey mazur gösteremez. Ama birileri şunu diyebilir belki: “Bunun nedeni görev ihmalidir, görevin layıkıyla ve zamanında yerine getirilmemesidir.” Acaba haklılar mı?

Kayıtlara ve standartlara bakalım.

Uluslararası sağlık otoritelerine göre acil servis ambülanslarının olay yerine ilk 10 dakika içerisinde ulaşması makul kabul edilir. Türkiye’de 2013 yılı verileri vaka bazında incelediğimizde 112 ambulanslarının olay yerine ilk 10 dakika içerisinde ulaşma oranı yüzde 90’ın üzerinde.  Türkiye bu konuda başarılı ülkeler arasında.

Neden gecikir? 

Kalan 10 dakikanın üzerindeki %10’a yakın olay yerine varışları incelediğimizde karşımıza şu sorunlar çıkıyor:

-112’ye ulaşan çağrıların yüzde 90’ı amaç dışı aramalardan oluşuyor ve bu da yetkilileri epeyce meşgul ediyor. Korkutucu ama gerçek bir oran!

– Kimi ihbarlarda verilen adres muğlak ya da yanlış oluyor. Bu da hastaya ulaşmayı zorlaştırıyor.

– Kimi vakalarda trafik yoğunluğu yaşanıyor. Özellikle emniyet şeridini haksız biçimde işgal eden ve ambulanslara yol vermeyen insanlara dikkatinizi çekiyorum. Bu sorumsuzluk kimi zaman çok ciddi mağduriyetlere yol açabiliyor.

Her olayda bir günah keçisi aramak gibi bir özelliğimiz var. Ama bu arayış sırasında akla ilk gelen kişi ya da kurumun, başarı oranı istatistiklerle sabit olan 112 ambulansı ve çalışanları olması ciddi bir haksızlık. Üstelik çoğu zaman bu servisin kendisine gelen doğru yanlış birçok ihbarı değerlendirerek çalıştığı unutularak.

Sosyal hadiseler tek bir sebebe irca edilerek açıklanamaz. Benzer şekilde sosyal sorunlar da tek bir kurum eleştirilerek çözülemez. Bu konuda, özellikle medyada, ciddi bir algı dönüşümüne ihtiyacımız olduğu açık. 112 çalışanlarına yönelen şiddet olaylarını mazur ve normal göstermeyecek, bunu bir sorun olarak görüp dikkat çekecek bir haber dili kurulmak zorunda. Yapıcı eleştiriler elbette yararlı olacaktır ama sağlık çalışanlarını siyasi kutuplaşmanın bir parçası haline getirip, kara propaganda malzemesine dönüştürmek kimseye yarar sağlamayacaktır. Bunu sağlık çalışanlarının kendi başlarına yapamayacakları çok açık… O halde geliyoruz siyasetin, sivil toplumun ve özellikle medyanın sorumluluğuna. Değil mi ama?

Dr. Yasin AKAR