Kategoriler
Haberler Sizden Gelenler

Sağlık lisansiyerleri destek istiyor

Bize gelen bir mektup:

Merhaba,

Benim belirtmek istediğim husus sağlık bakanlığına bağlı olarak çalışan lisansiyerlerin durumu ile ilgili. Kendimden örnek vereyim. Ben Türkiye 2001.’si olarak Psikoloji alanında oldukça iyi bir üniversitede burslu okudum. Daha sonra ALES’ten 93 puan alarak yine çok iyi bir devlet üniversitesinin klinik psikoloji yüksek lisans programına kabul aldım (Tezimi teslim etmek üzereyim). Bakanlığın yaptığı ‘Psikolojinin Tıbbi Müdahale Hakkı’ gibi tuhaf bir sınavında da barajı geçtik ve bu belgeyi aldık. Yanı sıra devlet hastanesinde çalışan biri olarak, bazı hekimler ve idareciler tarafından aşağılanmak, Çalışan Güvenliği ve Hakları ya da ‘Hasta Hakları’ gibi alanların sekreterya işlemleri dahil her şeyini idare etme görevi de bizlere yüklenebiliyor. Danışan sayısı zaten oldukça fazla, buna rağmen kendi düzenimizi otutturmamıza bile imkan verilmiyor. Örneğin biz şu an iki psikolog ve bir çalışan hakları birimi olarak tek küçük bir odayı kullanıyoruz. Aldığımız maaş ise sabit ücret ile (ekstra döner alamayan bir hastanedeyiz) 2.300TL civarı. Onca eğitim, onca aşağılanma, onca iş yükü ve karşılığı bu kadar.. Üstelik hali hazırda meslek yasamız dahi yok..

İlginiz için şimdiden teşekkür ederim.

İyi çalışmalar dilerim.

Kategoriler
Duyurular Haberler Manşet Sizden Gelenler

Bu müthiş bir olay!

25 Aralık’ta Burak Bora’ya Gelmek İçin 10 Sebep

Sadece bir okula değil, kocaman bir aileye giriyorsun farkında olmadan ve “İyi ki…” diyorsun sonra.

Oğlu Burak Bora’nın anısına yaptırdığı okulla sıcak bir yuvanın temellerini kurmuştu Ülkü Bora. Gerek öğrencileri gerekse idari kadrosuyla bir aile olan BBAL, içlerinden birinin yaşadığı aciliyet gerektiren bir olay sonucu kan bağışının önemini anlamış, böyle bir proje başlatmıştır.Geçen sene ilki gerçekleştiren kan bağışı etkinliğiyle 400 donör toplanmış ve çevreye kan bağışı bilinci aşılanmıştır. Burak Bora Anadolu Lisesi’nin büyük hedefi de bu kan bağışı projesini devam ettirmek, her zamanki başarılarının devamını sağlamak  ve daha da büyük hedefler koymaktır.

1. Hiçbir şey insan hayatından daha değerli değilken böyle güzel insanlarla birlikte bir günde 3 kişinin hayatını kurtarmak için

Hiçbir şey insan hayatından daha değerli değilken böyle güzel insanlarla birlikte bir günde 3 kişinin hayatını kurtarmak için

2. Türkiye’deki 2 milyon kan ihtiyacını biraz olsun kapatabilmek için

Türkiye'deki 2 milyon kan ihtiyacını biraz olsun kapatabilmek için

3. O gün sadece Burak Bora’ya gelerek kahraman olmak için. Unutmayın kahraman olmak için süper güçlere gerek yoktur.

O gün sadece Burak Bora'ya gelerek kahraman olmak için. Unutmayın kahraman olmak için süper güçlere gerek yoktur.

4. Dünyanın en gurur verici mesajlarından biriyle karşılaşmak için

Dünyanın en gurur verici mesajlarından biriyle karşılaşmak için

5. Kızılay ve Burak Bora işbirliğiyle yapılan ve her yıl daha büyük işler başarmayı planladığımız kan bağışı projemizi daha büyük kitlelere ulaştırmak için

Kızılay ve Burak Bora işbirliğiyle yapılan ve her yıl daha büyük işler başarmayı planladığımız kan bağışı projemizi daha büyük kitlelere ulaştırmak için

6. Çünkü Burak Bora gündemi belirleyen bir lise ve Burak Bora’daki herkes bunu aile inancıyla yapıyor

Çünkü Burak Bora gündemi belirleyen bir lise ve Burak Bora'daki herkes bunu aile inancıyla yapıyor

7. Bu proje üstünde hiç durmadan çalıştığımız günlerin yorgunluğunu hayat kurtarmanın mutluluğuyla unutmamıza yardımcı olmak için

Bu proje üstünde hiç durmadan çalıştığımız günlerin yorgunluğunu hayat kurtarmanın mutluluğuyla unutmamıza yardımcı olmak için

8. Gelen herkesin kendini çok yakın bulduğu maskotumuz Damlacan’la tanışmak için

Gelen herkesin kendini çok yakın bulduğu maskotumuz Damlacan'la tanışmak için

9. Burak Bora’nın en sevdiği yemek olan mantıyı ve lokma tatlısını yemek için

Burak Bora'nın en sevdiği yemek olan mantıyı ve lokma tatlısını yemek için

10. Ve Burak Bora ailesi sadece hayat kurtarmak için uğraşıyor, reklam yapmak için değil.

Ve Burak Bora ailesi sadece hayat kurtarmak için uğraşıyor, reklam yapmak için değil.

Bonus: Alex de bir Burak Bora’lıydı…

Bonus: Alex de bir Burak Bora’lıydı…

25 Aralık'ta Burak Bora'ya Gelmek İçin 10 Sebep
Kaynak: Onedio.com
Kategoriler
Sizden Gelenler Sosyal Medya

ekşisözlük: “kalp krizi geçiren hastasına aspirin veren doktor”

EKŞİSÖZLÜK’TE ŞAKA GİBİ BİR ENTRY:

tek kelimeyle tıbbın yüz karası.

geçenlerde amcamı göğüs ağrısı nedeniyle acile kaldırdık. doktorlar ekg denen bir nane çektirdiler. sonra kıçı kırık bir kağıda bakarak amcan kalp krizi geçiriyor dedi. yengem, yeğenler ve ben bir anda şok olduk tabi.

ben üniversiteli aydın bir insan olduğum için şoktan çabuk çıkıp; ‘ nuh nebiden kalma, eskiliği her halinden belli olan bir cihazla amcama kalp krizi teşhisini nasıl koydun doktor bey? bari bir tomografi filan çektirseydin.” dedim.

doktor bozuntusu bunun üzerine beni atlatacağını sanarak; ”kalp krizi teşhisi için bu cihaz büyük oranda yeterlidir” dedi. tabi benim içime bir kurt düştü, mühendislik hazırlık öğrencisiydim sonuçta.

doktoru ve yaptıklarını inceden takip etmeye başladım. doktor bir ara hemşire hanıma; ”300 mg aspirin verin, bibor başlayın” dedi. (bibor mu hibor mu ne haltsa ondan emin değilim ama aspirin dediğinde eminim.) içim içime sığmadı, başımdan aşağı kaynar sular döküldü bir anda. madem amcam kalp krizi geçiriyor ona neden 1 liralık bir ilaç veriyorsun diye sinirlendim.

tabi bu kuşkuyla duramazdım ve durmadım da. hemen doktorun önünü kestim. işaret parmağımı sallayarak ”sen kimi kandırıyorsun doktor bey, madem benim amcam kalp krizi geçiriyor, ona neden diş ağrısında bile kullanılmayan aspirin’i veriyorsun, bari majezik ver allahsız” dedim.

bu çıkışımla birlikte doktor hemen oracıkta yerin dibine geçti bizi daha fazla oyalamadı ve sevk etti. işte bu doktor milleti böyle, bir kalp krizini bile tedavi edemiyorlar. kalp krizine asprin mi verilir be? kimi kandırıyorsun sen?

Yazan: de nada / ekşisözlük

Kategoriler
Sizden Gelenler

Gazi Tıp Hocasından çarpıcı yorum

Bu gün, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AD ‘na başlangıç günlerimden günümüze kadar olan süreçte yaşadıklarım ve geldiğimiz noktayı düşündüm de sonuç hiç de iç açıcı değil maalesef.

1987 yılının başlangıç günleriydi, eski bina 2. kat da beyin cerrahisi ile paylaştığımız serviste 20 yatak civarında bir kapasite ile çalışıyorduk. Bir kısmı bu gün öğretim üyesi olan arkadaşlarımla , yediğimiz yemek, yattığımız yer aldığımız maaş hiçbir şey düşünmeden koşturarak çalışıyorduk. 2.5 yıl gün aşırı nöbet tuttuk ama bir gün olsun evden gelirken, hafta sonu dahil yüzümüz asık, umutsuz ve motivasyonsuz hastaneye gelmedik tüm hocalarımızdan bir şeyler öğrenmek gayretindeydik yediğimiz onca fırça bizi sadece daha fazla motive etti.

Üst düzey bir arkadaşlık, kader birliği vardı. Yaptığımız ameliyatlar bizi hep daha da heyecanlandırırdı yeni bişeyler öğrenme gayreti vardı. Hocalarımızın sorduğu sorular eğer o sorulara cevap verememişsek bizi yıkar nasıl bilemedik diye bunları onur meselesi yapardık, ama bilirdik ki bizim herbirimiz kıymetliydik ve bu sorular sadece ve sadece bizim bir adım daha ileri gitmemiz için yapılır sorular bunun için sorulurdu.

Nöbet tutup da hasta ameliyat edemediğimiz de boşa geçmiş bir nöbet gibi durumu düşünüp SSK Dışkapı hastanesini arar takipte vs. ameliyat olacak hastaları varsa bize göndermelerini talep ederdik.

Günümüz itibarıyle, sabah vizit de , bitkin ,motivasyonu kaybolmuş asistanlar, kendini tamamen servise ve hastalara yabancı hisseden internler, sürekli durumdan şikayet eden hocalar.

Sadece akademisyenlerin birbirleri ile olan problemlerini çözmek için toplanan akademik kurullar.

Nöbetsiz, kolay yoldan para kazandıran ve performansı yüksek bölümlerin sıkça seçildiği TUS sınavları., Korkarım önümüzde mutsuz , umutsuz, duyguları körelmiş sadece performansı düşünen bir hekim grubuyla sağlık hizmeti vermeye çalışan bir Türkiye bizi bekliyor.

Gerçi halkımız sağlık sisteminden memnun ama ben 35 yıldır sağlık sisteminin içinde olan bir öğretim üyesi olarak hiç de umutlu değilim.

Prof. Dr. Emin ERSOY

Kategoriler
Sizden Gelenler

Gaziantepli bir hekimin kaleminden saklanan gerçekler

Adımı belirtmeden sizin aracılığınızla bir şeyler bahsetmek istedim size. Bunu diğer arkadaşlar da biliyordur belki…

Gaziantep’te yoğun bir Suriyeli toplamı var. Tüm Antepliler yaka silkmiş vaziyette. Belediye başkanı Suriyelileri çadır kampına gönderecekti, fakat izin verilmemiş. Şehirde kargaşa mevcut, trafik güvenlik hepsi karmaşık.

Hastanelerde Türk vatandaşından çok Suriyeli var, servislerin yarısı yoğun bakımların yarısı onlarla dolu. Bir de devlet Suriyelilerin her türlü ameliyat, ilaç, yatış masraflarını “sözde” kendi ödüyor! Fakat tüm maliyetleri hastanelerin cebinden yani bizim döner sermayemizden, kısacası bizim cebimizden çıkıyor.

Organ nakli bile yapılıyordu, fakat adamlar Suriye’den sırf bedava nakil için bize gelmeye başlayınca devlet bunu sözde ödememeye başladı. Adamlar acil müdahaleleri geçtik artık estetik, boy kısalığı ve keyfi nedenlerle bize başvurmaya başladı.

Tamam vicdan merhamet diyoruz fakat adamlar hiç durmuyor. Kadın doğumcu bir arkadaşım geçen hafta bir gün 70 hasta bakmış, 60’ı Suriyeli. Adamlar iç savaşta cayır cayır doğum yapıyor ve hiçbir ücret ödemeden tüm sağlık giderleri bizim cebimizden karşılanıyor.

Kısacası buraları görmeniz lazım. Suriye’nin tüm iç savaş yükünü Suriye’ye komşu şehirlerimiz ve dolaylı yoldan Türkiye çekiyor. Hani hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyorum ama belki paylaşırsanız belki bir iki kişi okur da belki bilgi sahibi olur.

Kendinize iyi bakın

Kategoriler
Sizden Gelenler

Bu yazı çok konuşulur!

Komşunun karısına caka satacağım diye, muhtar, il meclis üyesi ya da vekil danışmanı aracılığıyla başhekime ulaşıp doktora telefon açtırmayacaksın mesela. Diğer insanlar gibi sıranı bekleyeceksin.

Akşama kadar buzlu rakı içip, sabahın beşine kadar alem yaptığında, ateşin çıktı diye acil servisi birbirine katmayacaksın.

Yoğun bakımdaki çocuğun gözlerini açtığında Allah Bağışladıysa eğer, günde 300 hasta bakan ve sadece senin gibi bir insan olan doktordan 80 yaşındaki dedeni diriltmesini beklemeyeceksin.

Kurtlar vadisi gibi saçma salak dizilerde kendini bulup, ‘ne gerekiyorsa yapılsın doktooorrr’ diye öküz gibi koridorlarda böğürmeyeceksin.

Ya da o kadar biliyorsan bu işi, ‘sağlam adamı öldürür bunlar’ yorumları yapıyorsan, gitmeyeceksin mesela hastaneye. Muskacıya, üfürükçüye ya da hocaya gidip okutacaksın kendini.

Cebinde yeşil kart, altında mercedes araba, vermediğin verginin, ödemediğin faturanın ve de en önemlisi başarılı olamadığın hayatının karşılığını doktor ve sağlık personelinden çıkarmayacaksın.

Beyin sapından ibaret kapasitenle, ‘yanlış iğne yapmış doktor, adam ölmüş’ gibi ipe sapa gelmez yorumlarda bulunmayacaksın mesela.

Ya da zar zor liseyi bile dışarıdan bitirmeye çalışırken, ‘iyi ki doktor olmamışım’ gibi aç tavuğun, rüyasında darı ambarı görmesi kavlinden atıp tutmayacaksın.

Doktora gidileceği gün banyo ve vücut temizliği yapılan zamanlar yaşandı bu ülkede. cahil kalmış ama imanlı ve görgülü insanlar vardı. görmediysen, düşüneceksin! Bilmiyorsan, öğreneceksin!

Ağzında leş gibi alkol kokusu, ter kokundan doktor yanına yanaşamıyorsa, kendine karşı saygı ve ilgi beklemeyeceksin.

O ana kadar hiç karşılaşmadığın birinin, sana, sağlığına ve kişiliğine senden daha fazla değer vermesini baklemeyeceksin.

Önce insan olmayı öğrenecek, insan gibi yaşayacak, insan gibi mücadele edecek, insanca değerler taşıyacak ve insanlığa yaraşır bir toplum yaratacaksın. Sonra hakettiğin değeri görmeyi talep edeceksin.

Op. Dr. Tamer Şakrak

Kategoriler
Sizden Gelenler

Acil Servis!

2 yıldır olan omuz ağrısıyla bu hastanede ortopedist varmış diye gelin. anlatılan lafı anlamayın. kapıda kalp krizi geçirmekte olan adam size on defa polikliniğe gitmeniz gerektiğinin anlatılmasını beklesin. ama anlamayın. evet ortopedist sizi görecek. başarılar.

soğuk algınlığı nedeniyle iğne yaptırmaya gelin. giderken ağrı kesici ve antibiyotik reçetesini ısrarla isteyin. mide kanaması sizi beklesin. aile hekiminize filan hiç gitmeye gerek yok. maksat işiniz görülsün.

tek doktor yüzlerce hastaya “bakmaya” zorlanırken ki bunun adı muayene değil bakmak,
“demek acil olsak ölecektik” laflarına oflamaları poflamaları da ekleyin. sonuçta doktor değil mi aynı anda ellinize birden bakacak. ha acil olmadığınızın da pek güzel farkında olun bu arada. neyse ki değilsiniz yoksa ölecektiniz. tebrikler.

boğaz ağrınız ya da ishaliniz varken biz acil geldik deyin. ayakta nasırı söylemeye gerek yok siz zaten gelin. ne olursanız olun gelin.

beklerken travma, kalp krizi gibi gerçek acillere öncelik tanıyan doktora atarlanın, biz daha kaç saat bekleyeceğiz diye çıngar çıkarın.
bu sırada 112’nin hastası kapıda, getiren ambulansı da bahçede öyle sizi beklesin. kaza olunca ambulans beklemeyin ama.
o bahçedeydi unutmayın.

triaj olmadığı için “poliklinik” sıranızda önünüze geçen 112 nedeniyle tekrar çıngar çıkarın, öldüğünüzü söyleyin.
biz de mi ambulans çağırsaydık önce girmek için diye bağırın.
hatta çağırın da.

bu ambulansların her çağıranı o kişinin zeka düzeyi, empati ve vicdan duygusundan bağımsız almak zorunda olduğunu, evlere hasta bırakma hizmeti de olduğunu kısaca taksinin bir diğer versiyonu olduğunu bilin.
hepiniz ambulans çağırın.
sonuçta acil geldik biz. ben 2 gündür ishalim, günde bir kere çıkıyorum abdeste demiş miydim? ara ordan 112’yi ara ara.
ayakta nasır var diye gelin.
mevcut her şikayet için ilk acile gelin. işiniz çabuk hallolur burada. birazcık şark kurnazı olmayı bilin.
hastanız hakkında hiçbir fikriniz olmasın ama suçluluk duygunuzu doktoru her fırsatta suçlayarak azaltın. bu arada başka hastalara saygınız da olmasın, doktor onlara “bakarken ” onu her fırsatta bölün, 2 dakika dahi o hastasına konsantre olamasın.
çünkü siz buna değersiniz.

daha şikayet söylemeden bizi uzman görecek deyin. gerekirse gece dortte gelsin evden. şikayet önemli değil o doktor geleceeeek.
ilaç yazdırmak için gece 3’te gelin. sabah zaten gelin. güllerin içinden. koşarak koşarak.

geçerken uğrayın, rapor almaya bi uğrayın. özellikle öğretmen ve polisseniz talebiniz artsın. rapor verilmezse doktoru gerin, ortamı gerin. biraz dinlenip gevşemek sizin de hakkınız.

tüm aile giriş yaptırıp “bakıldıktan” sonra aile acil bahçesinde oturun. sosyalleşmenin tadına varın.
taburculuk önerilen hastanızı ısrarla servise yatırmak isteyin. yatış endikasyonu yani yatış gerektiren durumunun olmaması filan oyy hiç girmeyelim. siz yorulmayın hemşireler var sonuçta.

doktor takip etmesi gereken onca hastayı bırakıp her birinin acilin içinde bekleyen uc dort yakınına ayrı ayrı bilgi versin. bu yakınların da birbirinden haberi olmasın. gelip aynı şeyleri sorsunlar. doktor bilgi vermek zorunda. bu kadar hastaya da bakmak zorunda. beklerseniz bu doktorun suçu. onunla tartışın. parasını sizin verdiğinizi söyleyin. olmadı saldırın.
her hastaya 20 saniye ile bu iş çözülecek. önümüzdeki seçimde bana oy verin çözeyim;)

hedef 20 saniye! daha iyiye, en iyiye !

Kaynak: ekşisözlük / kikirdayankikirdak

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Manşet Sizden Gelenler

İmdat! Sağlık Sistemi Genç Doktorları Tüketiyor

Türkiye’nin doğusunda mecburi hizmet yapan, canını dişine takarak ülkesi ve hastaları için çalışan 32 yaşında genç bir doktorum.

Her gün yaşanan şiddet olaylarına, yeteneksiz ve vasıfsız idarecilerin yönetici koltuklarına oturup ahkam kesmesine, ülkemizin plansız ve programsız yönetildiğinin işareti olan geçici görevlendirmelere, sağlıkta şiddete… kısacası sağlık sisteminin gençlerin ruh sağlığını bozan her şeyine artık itiraz ediyorum!

Hz. Muhammed S.A.V. efendimiz bile işi ehline verin demişken, biz genç doktorların iş bilmezlerin elinde, moral motivasyon açısından göz göre göre tüketilmesinin artık önüne geçilmesini istiyorum.

Sağlık Bakanı’ndan ya da Sağlık Bakanlığı’ndan bu işe bir dur demesini, bizleri dinlemesini istiyorum. Sessiz çoğunluğun sesi olan sitenizin de, bu yazıyı yayınlayacak cesareti göstermesini gönülden temenni ederim.

Çünkü ben bittim lütfen siz bitmeyin.

Teşekkürler

Mecburi Hizmetçi Dr.T.R.

Kategoriler
Haberler Köşe Yazıları Sizden Gelenler

Doktor isyan etti

Çok iyi oldu artık özel hastanede muayene oluyoruz diyenlere bir not:

Dediklerim bir bir gerçekleşiyor: bugün babama yapılan kan gazı ve pıhtılaşma testlerini SGK ödemedi ve parası benden çıktı. Bu testler boşuna yapılmadığına göre SGK zarar ediyor ve bu zararı bizden çıkarıyor. Geri dönelim:

SSK, Emekli Sandığı ve Bağ Kur günlerine. Emekli sandığı içinde hiç sorun olmazdı. SSK kendi hastanesinde yattığı zaman da olmazdı. Bağ Kur da devlet hastanesinde sorun yaşamazdı. 

Şimdi bu sağlıkta dönüşüm denilen muhteşem kapitalizm ve anti halk hareketi tamamen karşı olduğum bir durumdur. Buna karşı olmayıp bizimkiler yaptı öyleyse doğrudur diyenler, neden bana muayenehaneye gelmiyorsunuz da araya adam sokup hastanedeki polikliniğime, üstelik te aylarca bekleyen insanlara rağmen erken gelmek için torpil yaptırıp geliyorsunuz?

İşte bu nedenle düşmüş olduğunuz iki yüzlü durumdan sizi kurtarmak için cehenneme gitmeyin diye ben ve benim gibi doktorlar muayenehane açmadık. Yine de sizi mutlu edemedik ya ona yanıyorum…

Bir doktorun gönderisi

Kategoriler
Haberler Sizden Gelenler

Tartışma yaratan o yazı: ‘Ortadoğulular’dan niçin nefret ediyorum?’

Suyunrengi adlı blogdaki bu yazı çok konuşuluyor…

Avusturalya’ya yerleşen ve bir süredir Kılıçsız imzasıyla Suyun Rengi adlı bloğunda yazılar paylaşan Türkiye’linin ‘Ortadoğulular’dan niçin nefret ediyorum?’ yazısı da öyle oldu.

İşte Kılıçsız’ın çok konuşulan o yazısı:

Kaynak: suyunrengi.wordpress.com

ORTADOĞULULAR’DAN NİÇİN NEFRET EDİYORUM?

Bu başlık için çok düşündüm. Çoğu insanı kızdıracak bir başlık. Ama olsun. Yalan yazmıyorum.
Dürüstüm…
Herkesten önce kendime…

Bir yaz sıcağında bütünleme sınavlarına hazırlanıyordum. Yanımızdaki daire boyanıyordu. İçindeki işçiler durmadan gülüyorlar, alaycı bir şekilde bağırıyorlardı. Gürültüleri yüzünden ders çalışamıyordum. Yanlarına gittim. Ortalarında bir kişi çaresiz bir şekilde bana bakıyordu. Ötekilerin hepsi ona alaycı bir şekilde gülüyordu.

 “ Ne oluyor burada? İki saattir gürültünüzden ders çalışamıyorum. “ dedim. Alaycı bir şekilde o adamı gösterdiler. Durumu anlamadığımı gösterir şekilde kafa salladım.
 “ Romanyalı “ dediler.
 “ Ne olmuş? “ dedim.
Güldüler, “ Yabancı “ dediler.

Ertesi günde aynı adamla yine dalga geçiyorlardı. Yanlarına gittim, bu sefer kızgındım.
 “ Adamla derdiniz nedir? Bir şeyi yanlış mı yapıyor? “ dedim.

 “ Yooo, Romanyalı, yabancı “ deyip gülmeye devam ettiler.

Kızdım ve biraz sert sesle. “ Adam adam gibi çalışıyor, niye durmadan kafa buluyorsunuz? “ dedim.
Ustabaşlarına “ Bu adam kim? Yanlış bir şey mi yapıyor? “ dedim.

Ustabaşı “ Romanya dağılınca buraya gelmiş çalışmaya. Biz de iş verdik, acıdık “ dedi.

Acıyıp iş verdikleri adam zaten ucuz olan inşaat sektöründe sıradan bir işçinin aldığının dörtte birini alıyordu. Üstüne üstlük bir de durmadan dalga geçiliyordu.

İş bitince öteki işçiler eve gidiyor, o biraz daha fazla tek başına çalışıyordu. Bir akşam yanına gittim.

Harika bir resim çizmişti duvara…

3-5 kelime İngilizcem ile harika resim çizdiğini söyleyip, nerede öğrendiğini sordum.

Romanya’da bir Üniversitede resim hocasıymış.

O yıllar Sovyetler Birliği’nden birçok kadın Türkiye’ye çalışmaya ya da ticaret yapmaya geliyordu. Hepiniz hatırlarsınız o kadınlara birer hayat kadını muamelesi yapılıyordu. Her birisi potansiyel orospuydu bizim insanların gözlerinde ve durmadan “ Nataşa “ diye alay ediliyorlardı.

Ülkeye gelen birçok Batılı turisti gördüm, tanıdım ama onlar sadece turistti. Çalışmıyorlar, geziyorlar ve gidiyorlardı. Bir çeşit dokunulmazlıkları vardı.

Ancak Romanyalılar, Ruslar ya bizimle çalışıyor ya bize çalışıyorlardı. Yollarımız değil, yaşamlarımız kesişiyordu.
Okul bittikten 2 sene sonra yurtdışına gittim. Yabancılarla çalışmaya başladım. İçimde hep bir korku vardı…

Kendi ülkeme çalışmaya gelen insanlara bizimkilerin yaptığı davranışlar bana da yapılacak mı?

Gözlerimin önüne hep, çaresiz bakışlarla bana bakan Üniversite’de resim hocası o Romanyalı adam geliyordu.

Yabancı olmak böyle bir şey miydi?

Sıra bende miydi?

Yurtdışına gittiğim gün ilk elden beynimde dolanan sorular bunlardı…

İlk bir Türk’ün yanında çalışmaya başladım. Hemşerimdi, neredeyse tuvalette bile namaz kılacak kadar ibadete düşkündü. Bana “ İngilizce ve iş bilmiyorsun. Bunları öğrenene kadar takıl burada. Öğrenince ücretini konuşuruz “ dedi.

10 saate yakın çalışıyordum. Toplam 10 dolar veriyordu. 1 paket sigara parasıydı. O dönem saat ücreti o ülkede 10 dolar idi. 1 aydan fazla zaman geçmişti. Her işi yapar olmuştum. Ücreti konuşmak istediğim zaman sürekli hazır olmadığımı söylüyordu. Çaresiz kalmaya başlamıştım.

Bir gün bir Türk arkadaşa rastladım.

 “ Nerede çalışıyorsun “ dedi.

Söyledim. “ Adam hemşerim dedim.

 “ Bırak hemşeriyi. Hemen oradan çık, el altından bir iş bul ve sakın kalma. O adam ilk gelen Türkler’i alır, para vermez, aylarca kullanıp atar. Türkler’i boş ver. Yabancıların yanında çalışmaya çabala. Türkler asla hakkını vermez. Oyalarlar seni. “ dedi.

Bir Batılı’nın yanında iş buldum. Ne verirse almaya razıyken ummadığım şekilde saatime 12 dolar verdi.

İngilizcem yoktu. Yeni öğreniyordum. Adamlar bunu bana karşı asla kullanmadılar. Her defasında bir bebekle konuşur gibi yavaş yavaş iş bilgilerini aktarıyorlar, sabırla beni dinliyorlardı.

Ortadoğu ile Batı’nın iki ayrı dünya olduğu konusunda ilk ışıklar o zaman içimde yanıp sönmeye başladı.

Patronum, yerleri silmemi isterken bile büyük bir kibarlıkla bana “ Sir “ diye hitap ediyor, arkadaşları ve ailesi ile tanıştırırken “ Bu centilmen Türkiye’den yeni geldi aramıza katıldı “ diyordu.

İNANIN benimle kafa buluyorlar sanıyordum
YİNE İNANIN Adamların kültürü buydu ve samimiydiler.

Devlet dairesine vize uzatmaya ya da bir sorun halletmeye gittiğimde memurlar “ Sorununuzu bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. “ diyorlardı.

İnanamıyor, bana mı dediler acaba diye sağa sola bakıyordum.

Yine içimde aynı duygu beliriyordu: “ Yok yok, ben yeni geldiğim ve fazla dil bilmediğim için bunlar kafa buluyor benimle “

Asla inanamıyordum devlet memurundan, belediye şoföründen, polisinden, patronuna kadar böyle davranışlarla karşılaştığıma…

Daha sonra dil konusunu halledip, eğitimim üzerine profesyonel bir iş bulup, işte de deneyim kazandıkça statü elde etmeye başladım.

Ama içimdeki korku geçmiyordu. Ya bir gün içlerinden birisi “ Yeter ama sen de kimsin, daha dün geldin boktan bir ülkeden; şimdi bize ağalık taslama “ derse ne yapacaktım?

Romanyalı işçi geliyordu hep aklıma…

Ancak asla böyle birşeyle karşılaşmadım, herkes işini yapıyor, farklı kimliğiyle, insani değeri ve çeşitliliğiyle saygı görüyordu..

Ortadoğulular’ı tanımaya başladım.

Benden yıllar önce gelip orada yaşayanları…

Bir ara Lübnanlılar’ın mahallesine taşındım. Sidney’de Lakemba denilen bir mahalle. Küçük Ortadoğu olarak bilinen bir yer.

Mahalledeki Lübnanlılar’ın çoğu Lübnan iç savaşından kaçıp gelmişti. Ancak mahallede sürekli olay oluyor, polis basıyordu. Avustralya gazetelerinde o dönem birkaç ayda bir 5-10 Lübnanlı tarafından kaçırılıp tecavüz edilen 17-18 yaş civarlarında kızların haberleri yer alıyordu.

Sadece tecavüz olaylarıyla değil, gasp, soygun ve öteki suçlarla da Lübnanlılar anılıyordu.
İnanamıyordum olanlara. Lübnanlılar’a sorduğumda gülerek Avustralyalılar’ı gösterip “ Bunlar kafir “ diyorlardı.

Maria adında bir kız çalışıyordu yanımızda. Bir gün işten acilen çıkma kararı aldı. 2 hafta önceden bildirmesi gerektiğini, yerine adam bulmak zorunda olduğumuzu söyledim.
Bana “ Erkek arkadaşımdan ayrıldım “ dedi.

 “ Ne olmuş.. “ dedim.

 “ Erkek arkadaşım Lübnanlı. Acil kenti terk edeceğim. Bulurlarsa ya öldürürler, ya toplu tecavüz ederler. “ dedi.

Lübnanlılar’ın bu tip olaylarını görünce çıldırma noktasına gelmiştim. Her türlü pislikleri için yaptıkları açıklama hep aynıydı : “ Bunlar kafir “

Düşünün…

Kendi iç savaşınızdan kaçıp dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birisine kaçıyorsunuz. Bu ülke size bakıyor, işsizlik parası veriyor, bedava ev veriyor yaşamanız için. Bütün sosyal haklarını ve konforlarını size açıyor.

Siz “ Bunlar Kafir “ diyerek hem kızlarına tecavüz ediyor, hem mallarını gasp ediyor hem de sosyal sistemlerini sömürüyorsunuz.

En son sahillerdeki bikinili kızlara saldırmaya başladılar. Sebep yine aynıydı : “
Siz kafirsiniz “

Avustralya halkı artık dayanamamıştı ve hem Lübnanlılar’ın bu davranışlarına hem de kurdukları mafya organizasyonlarına karşı büyük bir ayaklanma başladı.
Lanet olsun böyle adamlara diyerek mahalleden kaçtım.

IŞİD’e katılan gruplar arasında Avustralya’dan gelip katılanlar dikkat çekiyordu. Kimse böyle bir katılımı beklemiyordu. BBC’de geçen çıkan bir habere göre, Avustralya’dan gelip IŞİD’e katılanların büyük çoğunluğunu Lübnanlılar oluşturuyordu.

Beni hiç şaşırtmamıştı. Yaşadıkları medeni ülkelerde kavgayla, gürültüyle, avaz avaz bağırmayla hiçbir iş halledilemeyeceğinin çaresizliğini yaşıyordu Ortadoğulular…

Bütün kıvranmalarının temelinde bu vardı.

IŞİD’e katılmak bir çeşit özlemini duydukları kavganın, gürültünün ve birbirine acı vererek mutlu olmanın gerçekleştirilme yoluydu..
Bir çeşit Ortadoğulu için mutluluk iksiriydi, çok geç kalmış bir rüyaydı…

Hava atamayacağınız, gösteriş yapamayacağınız, bağırarak, kavga ederek hüküm kuramayacağınız yaşam bir çeşit cehennemdi…

Kaliteli sıradan bir insan olmak büyük bir hayat yüküydü…

Yıllarca dillere dolanan “ göçmenlerin entegrasyonu “ problemi yıllarca yüzlere takılan bir maskeydi…

Gittikleri yerleri, geldikleri yerlere çevirememenin acısı vardır Ortadoğulular’ın yüzlerinde…

Lübnanlılar kadar olmasa da Türk mahallelerinde duyduğum, gördüğüm hikayeler çok benzerdi.
Yalandan aldıkları sahte sağlık raporları ile işsizlik fonlarını, sigorta şirketlerini dolandırmak çok revaçtaydı.

Birçok Türk kendisini ya hasta, ya işsiz göstererek, gizliden çalışarak devletten para yürütüyordu.
Kahkahalarla birbirlerine üç kağıtçılıklarını anlatıyorlar, Türk kahvelerinde birbirlerine nasıl devlet soyulacağı konusunda akıl veriyorlardı.

Sosyal kurumların önünde sahte kağıtlarla devleti dolandıran Türkler’e bakıyordum.. İçlerinde en Şeriatçısından, en Komünistine. Alevi’sinden Sünni’isine, Türk’ünden Kürt’üne hepsi vardı.
İdeolojileri ve kimlikleri ne kadar farklı olursa olsun davranış kültürleri ve düşünme biçimleri hep aynıydı.

Aynı işi yapıp aynı parayı alan yerlilere, Türkler’in yaptığı gibi yapmasını ve devleti dolandırıp ekstra para almasını söylediğimde çoğunun tepkisi aynıydı:

 “ Sistemime zarar veremem, çünkü ülkemi seviyorum. “

Ortadoğulular’a bu adamlardan aldığım cevabı söylediğimde, söyledikleri hep aynıydı.

Büyük bir alaycı kahkahanın ardından:

 “ Bunlar aptal “

Devletini soymayan yerli halkları aptal gözüyle görüyorlardı

Ortadoğulular’ın anlattığım bu özeliğinin yanında başka bir özellikleri de Güç gösterisi. Yani hava atmak.

Ülkemizde bilirsiniz. Cebine 3 kuruş giren adamın ilk yaptığı şey hemen hava atmaktır. Ya bir lüks araba, ya bir telefon, onu da bulamazsa hava atacak muhakkak bir şey bulmaktır.

Var olmanın dayanılmaz hafifliği hava atmaktır.

Güçlü görünmektir.

Kibir ve dokunulmazlık duvarları örmektir.

Yükseklerde görünmektir.

Sokakta tesadüfen tanıştığım ve davranışlarından giyimlerinden çıkartmadığım insanların vali, belediye başkanı, milletvekili çıkmasına çok şaşırıyordum. Hemen gözlerimin önüne Ortadoğu geliyordu.
Tabi Ortadoğu’da vali, belediye başkanı, milletvekili olmak…

Türkiye’de yanına bile yaklaştırılmadığımız adamlar, burada yolda yürüyen, ekmek alan, gazete alan, ayaküstü tanıdıklarıyla konuşan, benimle tanıştırılınca memnun olduklarını söyleyen insanlardı…
Anlatacağım bir milyon örnek var bu anlattıklarıma paralel..
Twitter’da anlatıyorum da yeri geldiğinde…

Asıl konuya döneyim tekrar…
Ortadoğulular’ı yurtdışında tanıdım. Nasıl yalancı, ahlaksız, kendilerinden başka hiçkimseye saygısı olmayan, tek dertlerinin üstünlük, güç ve ego olduğunu başka ülkelerde gördüm.

Türkler, Iraklılar İranlılar, Afganlılar Pakistanlılar, Lübnanlılar…
Aklınıza gelen Ortadoğu’nun bütün halkları…

Aynı kalıptan çıkmış gibi sahtekarlıkta,dolandırıcılıkta, riyakarlıkta muazzam hünerlerini göstermekte yarışıyorlardı.

Birçoğunun bütün derdi devleti, sosyal kurumları kısaca önüne geleni soymaktı.

Bir de, din adına bu soygunları yaptıklarına inanıyorlardı.

Oturma haklarını almak için her türlü yalanı, palavrayı ve üç kağıdı çevirdikleri devletleri rahatladıkları ilk an soymaya başlıyorlardı.

Nicin boyle yaptıklarının cevabını vermeden önce atacakları alaycı kahkaha hep hazırdı:

 “ Bunlar Kafir “

Bir ara ticaret yapmıştım. Hem Ortadoğulular’a hem Batılılar’a mal satıyordum.

İş üzerinde ahlaklarını görme fırsatım olmuştu ve çok büyük bir deneyimdi benim için.

Bir Batılı’ya mal satınca söylediği şey “ Ayın şu günü benim ödeme günümdür. İsterseniz parayı hesabınıza gönderelim, isterseniz çekinizi o gün gelin alın. “

Ortadoğulu’ya mal satınca cevap hep aynıydı : Mal satılınca parayı alırsın, “
Mal satılınca da para verilmez, bahaneler uydurulur ve hep başka günlere ertelenirdi.

İsyan ederdim.

Sabah akşam din diyanet satan, ahlak dersi veren adamların bütün işlerini üç kağıtçılıkla, dolandırıcılıkla, riyakarlıkla yapmalarına isyan ederdim.

Durmadan Ateistler’le dalga geçip, Batılılar’a sonsuz nefret kusan adamların nefret ettikleri, dalga geçtikleri adamların binde biri kadar ahlaka ve dürüstlüğe sahip olmamaları isyan ettirirdi beni…

Kanadalı bir arkadaşım vardı. Amerika’ya et ihraç ediyordu. Bir gün sohbet ediyorduk. Yeni parti canlı hayvanları ihraç etmişti.

 “Ödemeyi neyin üzerinden yapıyorlar? Hayvan başına mı yoksa kilo başına mı ödeme yapıyorlar?“ diye sordum.
 “Kilo başına.“ dedi.
 “Kaç kilo sattin?“ dedim.
 “Bilmiyorum“ dedi.
Şaşırdım.

 “Nasıl öğreneceksin? “ dedim.

 “Hayvanlar Amerika’ya ulaştığında, Amerikalı alıcı hepsini teker teker tartıp bana bildiriyor. “ dedi.

Şok olmuştum. Adam Amerikalı et ithal eden firmadan öğrenecekti ne kadar kilo hayvan sattığını…

Dürüstlüklerinden endişe etmiyordu…

Allah aşkına …
Ortadoğu’da hiç böyle bir örnekle karşılasanınız var mı?

Hemen bin sene öncesinden peri masalına dönmüş örnekleri vermeyin.

Ortadoğu ülkelerinden sadece birisinde böyle bir örnek yaşanıyor mu?

Dürüstçe cevap vermeyin ama dürüstçe bir düşünün lütfen…

Türkiye’de iken Atatürk karşıtı idim.
 “ Muasır medeniyetler seviyesine çıkmalıyız. “ sözü ile dalga geçerdim.

Ancak yurtdışına çıkıp, özellikle medeni ülkelerdeki halkları ve oradaki her türlü imkana ve rahata rağmen kendi ülkelerindeki soygun, vurgun düzenini kuran Ortadoğulular’ı görünce Atatürk’ün değerini anladım.

Türkiye’deki arkadaşlarıma Atatürk’ün değerini anlattığım zaman benden duyduklarına inanamıyorlardı ve nasıl oldu da Atatürkçü oldun diyorlardı.

 “ Atatürkçü değilim, Atatürk’ü anladım. Daha da önemlisi sizlerin ne mal olduğunuzu anladım. “ diyordum.

Sabahtan akşama kadar birbirine ahlak dersi veren Ortadoğu ülkelerine ve halklarına bakın.

Tek uzman oldukları şey içlerine tesadüfen doğdukları yerel, etnik ve dini değerleri mutlak üstünlük ve yücelik olarak görüp, o kimliklerden ve inançlardan gelmeyenlere yeryüzünü zindan etmek.

Dillerinden düşürmedikleri “ Hepimiz Kardeşiz “ sözü en büyük yalanları.

Bu sözü söyledikten sonra arkanızı dönünce gizliden fısıldadıkları bir söz daha var:
 “ Hepimiz kardeşiz ama abi benim. Ben ne dersem o olur. “

Bütün hikayeleri bu cümlede özetlenmiştir.

Tüm amentüleri devlet soymak, devlet soyulmazsa birbirini soymak.

Ve gittikleri yerleri geldikleri yerlere benzetmek …

Farklı inançtan, mezhepten, kimlikten gelenlere “kendi yüce ve üstün“ değerlerini dayatmak.

Batılı bir Sosyolog arkadaşıma Batı – Doğu kıyaslaması yaparken her Ortadoğulu’nun aspirin gibi her soruna tedavi olarak söylediği sözü söyledim:

 “Siz bizi sömürdüğünüz için biz bu haldeyiz.“

 “Hayır“ dedi.

 “Biz sizi sömürdüğümüz için bu halde değilsiniz. Aksine siz bu halde olduğunuz için sömürülüyorsunuz.“

Doğu toplumunu Batı’da tanıdım.

Türkiye’deyken “ Kahrolsun Batı, Kahrolsun Doğu sömürüsü“ der dururdum.

Ancak yaşadıkça şunu gördüm ki, Doğu’nun büyük bir “Doğulu“ sorunu var.

Kategoriler
Haberler Manşet Sizden Gelenler

Acil Servis!

IMG_0468-0.PNG

2 yıldır olan omuz ağrısıyla bu hastanede ortopedist varmış diye gelin. anlatılan lafı anlamayın. kapıda kalp krizi geçirmekte olan adam size on defa polikliniğe gitmeniz gerektiğinin anlatılmasını beklesin. ama anlamayın. evet ortopedist sizi görecek. başarılar.

soğuk algınlığı nedeniyle iğne yaptırmaya gelin. giderken ağrı kesici ve antibiyotik reçetesini ısrarla isteyin. mide kanaması sizi beklesin. aile hekiminize filan hiç gitmeye gerek yok. maksat işiniz görülsün.

tek doktor yüzlerce hastaya “bakmaya” zorlanırken ki bunun adı muayene değil bakmak,
“demek acil olsak ölecektik” laflarına oflamaları poflamaları da ekleyin. sonuçta doktor değil mi aynı anda ellinize birden bakacak. ha acil olmadığınızın da pek güzel farkında olun bu arada. neyse ki değilsiniz yoksa ölecektiniz. tebrikler.

boğaz ağrınız ya da ishaliniz varken biz acil geldik deyin. ayakta nasırı söylemeye gerek yok siz zaten gelin. ne olursanız olun gelin.

beklerken travma, kalp krizi gibi gerçek acillere öncelik tanıyan doktora atarlanın, biz daha kaç saat bekleyeceğiz diye çıngar çıkarın.
bu sırada 112’nin hastası kapıda, getiren ambulansı da bahçede öyle sizi beklesin. kaza olunca ambulans beklemeyin ama.
o bahçedeydi unutmayın.

triaj olmadığı için “poliklinik” sıranızda önünüze geçen 112 nedeniyle tekrar çıngar çıkarın, öldüğünüzü söyleyin.
biz de mi ambulans çağırsaydık önce girmek için diye bağırın.
hatta çağırın da.

bu ambulansların her çağıranı o kişinin zeka düzeyi, empati ve vicdan duygusundan bağımsız almak zorunda olduğunu, evlere hasta bırakma hizmeti de olduğunu kısaca taksinin bir diğer versiyonu olduğunu bilin.
hepiniz ambulans çağırın.
sonuçta acil geldik biz. ben 2 gündür ishalim, günde bir kere çıkıyorum abdeste demiş miydim? ara ordan 112’yi ara ara.
ayakta nasır var diye gelin.
mevcut her şikayet için ilk acile gelin. işiniz çabuk hallolur burada. birazcık şark kurnazı olmayı bilin.
hastanız hakkında hiçbir fikriniz olmasın ama suçluluk duygunuzu doktoru her fırsatta suçlayarak azaltın. bu arada başka hastalara saygınız da olmasın, doktor onlara “bakarken ” onu her fırsatta bölün, 2 dakika dahi o hastasına konsantre olamasın.
çünkü siz buna değersiniz.

daha şikayet söylemeden bizi uzman görecek deyin. gerekirse gece dortte gelsin evden. şikayet önemli değil o doktor geleceeeek.
ilaç yazdırmak için gece 3’te gelin. sabah zaten gelin. güllerin içinden. koşarak koşarak.

geçerken uğrayın, rapor almaya bi uğrayın. özellikle öğretmen ve polisseniz talebiniz artsın. rapor verilmezse doktoru gerin, ortamı gerin. biraz dinlenip gevşemek sizin de hakkınız.

tüm aile giriş yaptırıp “bakıldıktan” sonra aile acil bahçesinde oturun. sosyalleşmenin tadına varın.
taburculuk önerilen hastanızı ısrarla servise yatırmak isteyin. yatış endikasyonu yani yatış gerektiren durumunun olmaması filan oyy hiç girmeyelim. siz yorulmayın hemşireler var sonuçta.

doktor takip etmesi gereken onca hastayı bırakıp her birinin acilin içinde bekleyen uc dort yakınına ayrı ayrı bilgi versin. bu yakınların da birbirinden haberi olmasın. gelip aynı şeyleri sorsunlar. doktor bilgi vermek zorunda. bu kadar hastaya da bakmak zorunda. beklerseniz bu doktorun suçu. onunla tartışın. parasını sizin verdiğinizi söyleyin. olmadı saldırın.
her hastaya 20 saniye ile bu iş çözülecek. önümüzdeki seçimde bana oy verin çözeyim;)

hedef 20 saniye! daha iyiye, en iyiye !

Kaynak: ekşisözlük / kikirdayankikirdak

Çok Önemli Dokuz Eylül Asistan Hekimleri’nin Çağrısı

Kategoriler
Haberler Sizden Gelenler

Bu yazı çok konuşulur!

Komşunun karısına caka satacağım diye, muhtar, il meclis üyesi ya da vekil danışmanı aracılığıyla başhekime ulaşıp doktora telefon açtırmayacaksın mesela. Diğer insanlar gibi sıranı bekleyeceksin.

Akşama kadar buzlu rakı içip, sabahın beşine kadar alem yaptığında, ateşin çıktı diye acil servisi birbirine katmayacaksın.

Yoğun bakımdaki çocuğun gözlerini açtığında Allah Bağışladıysa eğer, günde 300 hasta bakan ve sadece senin gibi bir insan olan doktordan 80 yaşındaki dedeni diriltmesini beklemeyeceksin.

Kurtlar vadisi gibi saçma salak dizilerde kendini bulup, ‘ne gerekiyorsa yapılsın doktooorrr’ diye öküz gibi koridorlarda böğürmeyeceksin.

Ya da o kadar biliyorsan bu işi, ‘sağlam adamı öldürür bunlar’ yorumları yapıyorsan, gitmeyeceksin mesela hastaneye. Muskacıya, üfürükçüye ya da hocaya gidip okutacaksın kendini.

Cebinde yeşil kart, altında mercedes araba, vermediğin verginin, ödemediğin faturanın ve de en önemlisi başarılı olamadığın hayatının karşılığını doktor ve sağlık personelinden çıkarmayacaksın.

Beyin sapından ibaret kapasitenle, ‘yanlış iğne yapmış doktor, adam ölmüş’ gibi ipe sapa gelmez yorumlarda bulunmayacaksın mesela.

Ya da zar zor liseyi bile dışarıdan bitirmeye çalışırken, ‘iyi ki doktor olmamışım’ gibi aç tavuğun, rüyasında darı ambarı görmesi kavlinden atıp tutmayacaksın.

Doktora gidileceği gün banyo ve vücut temizliği yapılan zamanlar yaşandı bu ülkede. cahil kalmış ama imanlı ve görgülü insanlar vardı. görmediysen, düşüneceksin! Bilmiyorsan, öğreneceksin!

Ağzında leş gibi alkol kokusu, ter kokundan doktor yanına yanaşamıyorsa, kendine karşı saygı ve ilgi beklemeyeceksin.

O ana kadar hiç karşılaşmadığın birinin, sana, sağlığına ve kişiliğine senden daha fazla değer vermesini baklemeyeceksin.

Önce insan olmayı öğrenecek, insan gibi yaşayacak, insan gibi mücadele edecek, insanca değerler taşıyacak ve insanlığa yaraşır bir toplum yaratacaksın. Sonra hakettiğin değeri görmeyi talep edeceksin.

Op. Dr. Tamer Şakrak…